Acı… Binlerce çeşidi var acının da, aşkında. Bizim yaşadığımız neydi? Aşk mı, savaş mı, intikam mı yoksa aldatmaca mı? Neydi önceleri bizi bir arada tutan, sonraysa düşman eden şey? Sordun mu hiç kendine bize ne oldu diye? Ah, bize ne oldu?.. Öyle çok düşündüm ki bu soruyu, artık anlamını yitirdi bende. Öyle çok cevap aradım ki… Ama her seferinde sanki tüm kilitler sende çözülecekmiş, sanki tüm soruların cevabı sendeymiş gibi ellerim boş döndüm zihnimin çıkmazlarına…
Acının tüm evrelerini yaşadım ben sensizlikte, bu terk edişte… Önceleri dayanılır gibi değildi. Nefes alamıyordum sanki. Geceler hiç bitmiyordu. En çok gecelerde anladım ben seni ne çok sevdiğimi… En çok geceleri özledim teninin o bebeksi kokusunu… Bazen çıldırıyorum sanıp Allah’a dualar ettim; ne olur aklımı koru, diye… Dayanılır gibi değildi, tükenmiştim. Gözlerim o güne kadar bu denli gözyaşı dökmemişti. Çıkış bulamıyordum, aklım almıyordu.. Sen… Benim ilk ve tek ve en büyük aşkım, dokunmaya kıyamadığım, bakmaya doyamadığım yarim, bunu bana nasıl yapmıştın? Bana kıyamayan sevgilime ne olmuştu? Nasıl olup da birden bu kadar acımasızlaşmıştın? Halbuki ben… Ahh, ben seni ne çok sevmiştim… Tarif edilmez, anlatılmazdı sana olan tutkum. Sen benim hem çocuğum, hem aşkım, hem dostum, özlemim, hasretim, her şeyimdin… Öyle ki, sensizlik dünyada başıma gelebilecek en korkunç şeydi… Çoğu zaman ortada hiç bir şey yokken, ağlardım ben, ya bir gün gelirde benden bıkarsan, diye… Kara sevdamdın, duman duman yanardın gönlümde her daim. Yanındayken bile özlerdim seni. Başım omzunda otururken, akşam olacak ve ben sensiz kalacağım diye içim giderdi… Tüm bunları düşündükçe, fazla yaşamam diyordum; ben bu acıyla fazla yaşayamam…
Yanılmışım… Meğer sensizde yaşanıyormuş. Bunu anlamam çok uzun zaman aldı. Önceleri kabul etmiyordum ayrılığı…Nasılsa bir gün gelecek ve sen bana dönecektin, yine benim olacaktın. Evet, bana tüm yaptıklarına rağmen sana kızamıyor, yine bana dönmeni istiyordum… Ben nasıl sensiz mutlu değilsem, sende bensiz mutlu olamazdın. Bir süre böyle dindirmeye çalıştım bitmeyen acımı. Sonra, yavaş yavaş asla geri gelmeyeceğini anladım. Sen yolunu çizmiştin işte. Beni geride bırakmıştın. Hem de çok geride… Bunu anlayınca önce acılarım geri döndüler insafsızca. Ama neden sonra, buna da alıştım ve kabul ettikçe rahatladım. Durum buydu. Yapacak hiçbir şey yoktu kabullenmekten başka.
Sonra bir zaman sana beddua etmekle geçti. İnşallah mutlu olamazdın. Benim seni sevdiğim gibi severdin inşallah bir vefasızı ve benim gibi terk edilirdin.. Sen sevdikçe o kaçsın istedim. O da seni geride bıraksın istedim. Çok sev ama hiç sevilme istedim…
Sonra bunlarda geçti. Acım yavaşça da olsa diniyordu artık. Sensizliği, terk edilmişliği kabullendim. Bu da geçecek dedim hep. Bir gün gelecek ve sen de unutulacaksın. Ve nitekim öylede oldu. Belki unutmadım seni ama artık canımı acıtamıyorsun. Kahretmiyorum senle geçen günlerime, lanetler yağdırmıyorum sana, beni bırakışına… Başkalarının acılarına bakıp teselli ettim kendimi. Ah bir bilsen ne acılar var bu dünyada… Dedim ya, acının da binlerce çeşidi var. Bir sokak çocuğunun, ufacık bir hediyeyle yaşadığı mutluluğu görüp utandım kendimden. O çocuğun gözlerindeki kederi görünce ne boş şeylere üzüldüğümü anladım. Ben aşkımızı kutsal sanırdım, ama o gün o çocuğu bir nebze mutlu edince kutsallığın ne demek olduğunu anladım ve yine utandım kendimden ve sana akıttığım yaşlardan…
İşte böyle… Ben seni yendim. Ben sensizliğe göğüs gerdim ve sana ezilmedim. Çok şey öğrendim sayende. Artık bulanık değil gözümde hiçbir şey. Tüm sorular cevabını buldu. Hepsinin bir tek cevabı vardı… Sen beni sevememiştin!.. Tüm yaşananların tek nedeni buydu işte. Çünkü sevmek bambaşka bir şey. Sevmek; fedakarlık, sevmek; sabır, sevmek; cesaret… Her şeyden önce sevmek, acıyı göze almaktır. Ben tüm bunları kabullenerek sevdim seni. Zoru görünce kaçmadım. Senin için direndim, savaştım. Sonrada payıma düşen acıyı çektim.. Ben aşka borçlu değilim. Bedelini çok ağır ödedim. Ben aşka küskünde değilim. O görevini yaptı. Bizi karşılaştırdı ve sonrada dedi ki; aşkı bulmak herkese nasip olmaz. Mademki baş koydunuz bu işe, öyleyse gösterin yürekliliğinizi… Ben dimdik yürüdüm aşka, sense kaçtın!.. İşte her şey bundan ibaret. Durum bu… Anladım ki, mutluluk senin tekelinde değil! Yüzümün gülmesi için gözleri görmem gerekmiyor. Ben sensizde gülebiliyorum artık. Ah, bir bilsen çocuk!.. Ne çok gözyaşı döktüm ben senin uğruna, hem de senin umurunda değilken. Halbuki gözyaşları, yüreklerde saklanan incilermiş. Akıtmamak gerekirmiş boş yere. Çünkü çocuk, bir gün gelip de kendinden daha önemli şeyler olduğunu anlarsan hayatta, başını kaldırıp bakarsan çevrene göreceksin.. O inciler yürekleri dağlayarak çıkıyorlar dışarı. İşte bunun için boşa akıtmamak lazım gözyaşlarını; boşa geçirmemek lazım zamanı.
Bana bunları öğrettiğin için, beni acı çekerek olgunlaştırdığın, en önemlisi de kutsallığın ne olduğunu anlamamı sağladığın için sağ ol!..
GÜL İLE DİKEN
Temmuz ayının kavurucu ve bunaltıcı havası Isparta sokaklarını etkilemişti.İnsanlar, sıcağın ve buna bağlı olarak oluşan stresin etkisiyle birbirine kötü davranıyor ve zedelenmez denilen dostluklar zarar görüyordu.En ufak gölgeler boş bırakılmayıp; yetişkinlerin dinlenme alanları,çocukların oyun sahaları haline gelmişti.Misket oynayan çocuklar,saklambaç oynayan çocuklar,elim sende oynayan çocuklar…Hepsi de gölge alanları kendilerine oyun alanı yapmıştı,sadece oynadıkları oyunlar farklıydı.
Isparta’nın bahçelerinde yer alan güller,adeta misk kokusu gibi koku yaymakta ve insanların ruhlarını, tatlı esintiler eşliğinde okşamaktaydı.Gözlerin pasını gideren güller,adeta sıcağa meydan okur tarzda insanları rahatlatmaktaydı.Gül bahçelerinde piknik yapan ve sıcağın etkisini azaltmaya çalışan insanlar da gözden kaçmıyordu.
Dar bir caddede elim sende oyunu oynayan çocuklar kah gülüyorlar, kah bağırıyorlardı.Ebe olan çocuk,hızlı bir şekilde diğer çocuklara doğru koşuyor ve onları ebelemeye çalışıyordu.Çocuklar hep bir ağızdan bağırıyordu:
-Ebe Ahmet,ebe Ahmet…Bizi ebeliyemezsin…
-Siz hızlı koşmazsanız,sizi yakalayıp ebeleyeceğim.
Ahmet adlı çocuk hızlı bir şekilde koşuyor ve diğer çocuklardan birisini ebelemeye çalışıyordu.Bu sırada çocuklardan birisinin ayağı,yerde duran bir taşa takılır ve çocuk yalpalayarak yere düşer.Ahmet hızlı bir şekilde koşarak onu ebeler.Ebelenen çocuk bağırır:
-Ama bu sayılmaz ki,ben yere düştüm ve sen beni ondan sonra ebeledin.
Ahmet ise bir an önce ordan uzaklaşmaya çalışıyor, bu arada ebelediği arkadaşına dönerek konuşuyordu:
-Osman,senin düşmen benim sorunum değil,ben seni ebeledim ve şu an ebe sensin…
Yerden ayağa yalpalayarak kalkan Osman,ağlamaklı bir şekilde arkadaşlarına dönerek konuştu:
-Arkadaşlar,Ahmet’in yaptığı doğru bir davranış mı?
Bu arada bazı çocuklar Osman’ın yanına gelmişti ve ona yardım etmeye çalışıyorlardı.Diğer çocuklar da yavaş yavaş geliyordu ve Ahmet’de utangaç bir tavırla gelmek zorunda kalmıştı.Orada bulunanlardan mavi gömlekli olan çocuk konuşmaya başladı:
-Biz burada arkadaşız ve Ahmet,senin yaptığın çok yanlış bir davranış.Osman’dan özür dilemezsen seninle bir daha konuşmayacağız.
Çok gururlu bir çocuk olan Ahmet’in özür dilemeye hiç niyeti yoktu ve bunu da dile getirmekten çekinmedi:
-Neden özür dileyecek mişim?Onu ben mi düşürdüm?Düştü ve ben onu ebeledim…
Bunları söyleyen Ahmet hızlı adımlarla evine doğru yol almaya başladı.Bu arada sinirli bir şekilde söyleniyor ve kendisinin suçsuz olduğunu düşünüyordu.Bu düşünceler içerisinde yeşil renge boyanmış bir evin önüne gelerek kapıyı çaldı.Yaklaşık bir dakika geçmişti ki evin kapısı açıldı.Kız kardeşi kapıyı açmıştı.Eve giren Ahmet,babasının ve annesinin evde olmadığını,sadece dedesi ile kız kardeşinin olduğunu gördü.Elini yüzünü yıkarken, dedesinin kendisini takip ettiğini fark etmemişti.Torununa bakan dede konuşmaya başladı:
-Hoş geldin torunum…Canının sıkkın olduğunu görüyorum,kötü bir şey mi oldu?
Elini ve yüzünü havluya silen Ahmet konuşmaya başladı:
-Pek önemli değil dedeciğim,sadece biraz canım sıkıldı.
Torununu çok seven ve bir o kadar da torununun kendisini sevdiğine inanan dede,biraz daha üsteleyince,Ahmet her şeyi anlattı.Hem yaşının verdiği tecrübe ve hem de çok kitap okumanın verdiği bilgi birikimi ile dede bu sorunu hasarsız bir şekilde halletmeye çalışması gerektiğine inanır ve konuşmaya başlar:
-Ahmet,bu olay olana kadar Osman’ı seviyor muydun?
-Evet dedeciğim,hem de çok seviyordum.
-Peki şimdi seviyor musun?
-Biraz kırgın olsam da seviyorum.
-Senin yapmış olduğunu, Osman sana yapmış olsaydı hoşuna gider miydi?
-Tabi ki gitmezdi…
Pencereden dışarıya bakan dede,parmağı ile bahçedeki gül ağacını göstererek konuştu:
-Bak dışarıdaki gül ağacına,güzel kokan güller ve onların çevresinde yer alan dikenleri…Gül koklamayı seven,o gülün dikenine katlanmak zorundadır.Eğer sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen başkasına yaparsan,kötü kokulu gül gibi olursun ve seni kimse koklamaya çalışmaz.Seni sadece dikenleri olan bir çalıya benzetirler,bu nedenle de seni kimse koklamaya çalışmaz.
Biraz düşünen Ahmet heyecanlı bir şekilde dedesine bakarak konuştu:
-Dedeciğim,ben dikenli bir çalı olmak istemiyorum.Hemen arkadaşlarımın yanına gidip özür dileyeceğim.
Dedesinin söylediklerini dinlemeden dışarıya çıkan Ahmet,bahçelerinde yer alan gül ağacından altı tane gül kopararak koşmaya başladı.Arkadaşlarının yanına gelen Ahmet nefes nefese kalmıştı,buna aldırmayarak arkadaşı Osman’ın yanına gelir ve elindeki güllerden birisini ona uzatarak konuşur:
-Osman,senden özür diliyorum.Yaptığım hiç güzel bir davranış değildi…
Diğer arkadaşları da toplanmış,konuşmayı dinliyorlardı.Ahmet onlara da birer gül verdikten sonra konuşmaya başladı:
-Hepinizden özür diliyorum,umarım beni dikenli bir çalı gibi görmezsiniz…
Osman kendisinin konuşmasının uygun olduğunu düşünerek söz aldı ve konuşmaya başladı:
-Sen bizim dikenli çalımız değil,dikenli gül ağacımızsın.Seninle hem gülecez hem de ağlayacağız,ama sana asla darılmayacağız…
Bunları söyledikten sonra kuçaklaşırlar ve daha sonra oyunlarına kaldıkları yerden devam ederler…
Bakırlı köyü,yeşillikler içerisinde ve bahar havasınında vermiş olduğu bir tazelik içerisinde güne uyanmıştı.Gece yağan yağmurun oluşturmuş olduğu şebnem taneleri dallardan ve çiçek yapraklarından aşağıya süzülüyordu.Köyden çıkan sığır sürüleri,çobanlarının refakatinde ağır ağır yollarına devam ediyordu.Pırıl pırıl bir sabaha eşlik edercesine sığırcık kuşları adeta şakıyordu.
Köyün evleri genel yapısı itibariyle kerpiçti ve evlerinin alt kısmlarında hayvanların yer aldığı ahırlar mevcuttu.Köyde daha çok büyük baş hayvanlar yer almakta ve bu hayvanlar köylünün geçim kaynağını oluşturmaktaydı.
Günlerden perşembe ve aylardan nisan’dı…Perşembe günleri köyün postacısı olan Ragıp köye gelir ve posta dağıtımı yapardı.Ragıp bisikletinin selesine koymuş olduğu posta evrakları ile beraber yavaş yavaş yokuşu çıkıyordu.Bir kaç eve uğradıktan sonra,mavi kapılı ve sarıya boyanmış olan bir evin önünde durdu.Kapıyı çalmasından sadece birkaç saniye sonra siyah kazaklı ve 13-14 yaşlarında olduğu tahmin edilen bir erkek çocuk gelir.Postacı Ragıp:
-Teşekkür ederim Ragıp ağabey,buyur bir çay içelim…
-Sağolasın Uğur,ama bugün postaları bitirmem gerekli,sonra çay içmeye gelirim.
Postacının gitmesi ile beraber Uğur hızlı bir şekilde zarfı açar ve bir solukta sınav sonucunu okur…İstanbul’da bir okulu kazanmıştır…Kendi bulunduğu köy ile İstanbul arasında neredeyse 600 km’lik bir yol vardı ve Uğur ise uzun yolculukları hiç sevmiyordu. Yavaş yavaş evinden içeri giren Uğur,sımsıkı tuttuğu sınav kağıdı ile beraber ebeveynlerinin oturduğu odaya girer.Babasına ve annesine baktıktan sonra,onların sormasına fırsat vermeden kendisi söyler:
-Babacığım,anneciğim sınavı kazanmışım.
Babası:
-Ne kadar güzel oğlum,bu haber bize neşe ve haz verdi.
Annesi de bu olayı tastikler bir şekilde kafasını sallamıştı.Ama çocuklarının durgun olduğunu gören baba ve anne duraksamıştı.Olayın mahiyetini anlamak isteyen baba oğluna dönerek konuşmaya başlar:
-Oğlum,bu haber seni pek sevindirmemişe benzemiş,neden böyle durgun duruyorsun?
-Babacığım,sınavı kazanmak beni sevindirdi,ancak İstanbul buradan çok uzakta ve ben uzun mesafeleri sevmiyorum,sizlerden ayrı kalmak ve araya bu kadar uzun bir mesafe koymak beni düşündürüyor.
Oğlunun kendilerini bu kadar sevmesi ebeveynleri çok sevindirmişti.Ancak çocuklarının iyi okullarda okuması ve insanlara hizmeti amaç edinmesi çok önemliydi.Bir kaç dakika düşünen baba derin bir nefes çektikten sonra konuşmaya başlar:
-Oğlum,sen doğduğun zaman ben askerde vatan görevini yerine getiriyordum.Görünüşte annen ve sen yalnızdınız,sadece komşularımız ve yakın akrabalarımız vardı.Ben ise 1000 km’den daha uzak bir mesafede görevimi yerine getiriyordum.Sana şimdi bir soru sormak istiyorum;sence insanları birbirine yakın eden kısa mesafeler midir?
-Mesafeler yakın olduğu zaman insanlar birbirine daha sıkı bağlanır,benim düşüncem bu babacığım…
-Peki,mesafeler az olduğu halde birbirini sevmeyen komşular,aynı evde oturdukları halde birbirine kin duyan kardeşlere ne demeli?Ben görevimi yaparken,sizler her zaman benim yanımdaydınız,hemde hep yanıbaşımdaydınız…Önemli olan mesafelerin uzun yada kısa olması değil,önemli olan yüreğindeki sevginin hep yanması ve yüreğinin sevdiklerinin için atması.O zaman istersen Dünya’nın en uzak noktasında ol,yine de sevdiklerini yanında bulursun.
Babasına sarılan Uğur,gözyaşları içerisinde konuşur:
-Ne kadar uzakta olursam olayım,hep kalbimde olacaksınız…
herşeyin durmadan değiştiği evrende bilimadamları bir gün esrarengiz bir meteor keşfederler.çünkü yörüngesinde bir gariplik vardır.bilgisayar hesaplamalarını defalarca kontrol ederler,herhangi bir yanlışlık yoktur,herkes çok şaşırır.çünkü bu gökcisminin Alpha centauri yıldızının yakınlarından geçmesi gerekiyordu.ama inanması güç bir şekilde güneş sistemine girmişti işte.hemen tartışmalar başlar.bazıları evrenin bozulan dengesinden dolayı böyle bir şey geldiğini ortaya attılarsa da elde kesin bir kanıt yoktu.bazıları ise dış dünyallardan gelen ziyaretçiler olduğunu söylese de kafalardaki soru işareti çözülmedi.
bunlar olurken gökcisminin hızında şaşırtıcı bir pozitif ivme kaydettiler.hızı sürekli artıyordu.yörüngesinde de bir değişim kaydettiler;sonuç inanılmazdı hızla dünyaya doğru yaklaşıyordu.hemen bir kriz masası oluşturuldu,alınabilecek acil önlemler tartışıldı aynı zamanda telaş yaratmamak için bunun dünya kamuoyundan şimdilik saklanması karara bağlandı.aslında ilk toplantıdan bir sonuç çıkmamıştı.halbuki kararların cesurca alınıp olabilecek en çabuk şekilde uygulanması gerekiyordu.
gökcismi sürekli hızını artırdığı için beklenilecek zamandan daha kısa sürede ulaşacağı kesindi.o an bilimadamları göktaşında şasırtıcı bir yön değişimi ve hız kaybı farkettiler.bilgisayar analizleri ve uydu görüntüleri yoluyla gökcisminin Jüpiter gezegenin manyetik alanına yakalandığını keşfettiler.bir anda bir sevinç dalgası yaıylarak haber üstlere ulaştı.ama her şey bitmemişti.çünkü göktaşı her an yakalandığı bu kuvvetten kurtulabilirdi.ama herkes Jüpiterin çok güçlü bir kütleçekimi ve manyetik alanına sahip olduğunu biliyordu.o an iyi bir haber daha geldi;göktaşı ,Jüpiterin yörüngesinde dönmekte olan başka bir göktaşıyla çarpışmıştı.çarpışıp çarpışmaz göktaşı biri 3 km ,ikisi 6 km çapında,bir diğeri de 3.5 km çapında 4 ayrı göktaşına bölünmüş ,tehlike kendinden yok olmuştu.
bu haber yıllar sonra açıklanmak üzere NASA’nın arşivlerine kaldırılırken tüm dünya bundan habersiz normal yaşamına devam etti
on 23 Nov 2007 at 10:42 am#5asitan
Hala gelmedi ömrümüz beklemekle geçiyor yeter artık !
Söylenmeyin bu kadar siz istiyorsunuz beklemeyi, bakın arkadaşlarınıza nasıl ışıl ışıllar.
-Çok çalıştık olmadı, olamadık onlar gibi bir kenarda bekliyelim kendi ışığımızla yetinelim. Hem sonra sen bekledinde ne oldu? Git gide soluyorsun ışığın kalmadı.
Evet ama ben kimseye şikayet etmedim. Bir kenarda karanlık bir kuytuda bekledim. Sadece uzaktan baktım, görünce sevindim. Sonra o öyle güzel ki buradakilerin hepsi sever onu sadece dile getirmez.
-Bak geliyor çekil önümden çekil. Şu güzelliğe bak !
Yavaş itişmeyin çarpıp düşeceksiniz. Rahat durun!
-Ay ayy düşüyoruz tutun bizi ne olur?
Birbirlerine çarptıkça düşüyorlar düştükçe sanki bir ışık şöleni oluşuyordu.
Ve vakit gece yarısını geçtiğinde söylentiler iyice yayılmıştı gökyüzünde;
Size mi kalmıştı mehtabı sevmek ? Öyle kolay mıydı yanına yaklaşmak?
Biz de yıldızız ama hep uzaktan seyrettik?
O saate kadar suskun kalan yaşlı solgun yıldız;
- Susun bakayım susun dedi. Bütün yıldızlar sustu.
- Bizim cesaret edemediğimiz şeyi yaptılar. Sevdiklerini yakından görmek istediler, en önemlisi içimizdeki en büyüğü ,en güzeli mehtabı sevdiler. Evet belki kavuşamadılar ama arkalarında harika bir aydınlık bırakarak ayrıldılar bizden. Ya korkarak olduğumuz yerde yavaş yavaş solarız ya da cesaretle hem kendimizi hem çevremizi aydınlatırız.
Bütün yıldızlar üzgün ve düşünceli uzaklaştı. Sabah olmuştu!
on 16 Dec 2007 at 11:49 am#6Armis
KEMALPAŞA TATLISI
Gökten bir tatlı çanağı düştü, yumuşak, yuvarlak, lezzetli tatlılardı içindekiler…Ve çukur bir çanağı andıran bu ilçe mutlu bir şehre dönüştü…Mustafakemalpaşa ilçesi Uludağ’ın en uç eteklerinde bir çukurda şirin bir yer. İlk önceleri Uludağ’ın karlarından yaptığı dondurmalarla adı “Dondurmacı Ahmet” e çıkan bu şehirli Ahmet TABAK, daha sonra bu tatlıları insanlara sunacaktı.
Kemalpaşa Tatlısının hikayesi bu ilçede başlıyor. İlçe kendini tüm ülkeye bu lezzetle tanıtacak; bu tatlı ilçenin simgesi ve mirası haline gelecekti.
1920’li yıllarda, köprüye yakın köşe başındaki işyerinde serüvenine başlayan bu tatlı, özel formülüyle 100 yıla yakın babadan evlada üç kuşaktır bu dükkanda insanlara sunuluyor.
Ahmet, köprünün üzerinden aşağıdaki çayı seyrediyordu. Tahta köprü kaldırılıp yerine beton yeni köprü yapılmıştı.
Suyun akıp giden sakin sularında kırmızı sarı renklerde yelkenleri olan, insanları gezdiren kayıklara bakıyordu. İlçenin merkezinde, köprüye yakın o köşede dondurmacı dükkanı sahibi idi.
Köprü boyunca insanlar, ellerinde örülmüş sepetlerle eşyalarını taşırken hiçbir aceleleri olmadan sere serpe yürüyorlardı.
Dondurma yapmak için hayvanların sırtında Sünlük Dağlarından kar getiriyor, onları 2-3 ev yüksekliğinde toprakta açtığı çukurda buz kalıpları şeklinde saklıyordu.
Savaş yılları geçmişti. İnsanlar artık huzurlu, mutluydu. Çarşının ortasında, insanların tatlı bir şeyler yiyeceği, ailelerin muhabbet ettiği bir işyeri vardı. Bu mutlu insanların mutluluklarına daha katkı sağlamak istiyordu.
“Dondurma gibi her insanı aynı derecede mutlu edecek bir lezzet yaratmalıyım, dükkanım için, kış mevsimi için”, diyordu..
Nasıl ki yazın bunaltıcı sıcağından kurtulmanın en leziz yolu dondurma ise kışında buna eşdeğer bir lezzet bulunmalıydı. Dondurma için topladığı sütlerden kışa girerken insanların içlerini ısıtacak bir tatlı bulma ihtiyacı duydu.
Ahmet’in köşedeki tek katlı dükkanın camları kasabada en güzel camlardı, seyredilesi camlar… O günlerde tek muhallebici ve dondurmacı kendiydi. Ana kaynağı süt olan tatlı ürünleri dükkanında insanlara sunuyordu. Raflarında höşmerim, kekler, kazandibi, limonata ve en önemlisi tezgahında dondurma vardı…Dondurmayı işyerinin dışında ilçedeki ve çevre ilçelerdeki panayırlarda da satıyordu. Panayırlarda çadır önünde dondurma fıçısıyla çok yıllar geçirdi.
Neşeli girişken konuşkan biriydi. Dükkânından kahkahalar yükseliyordu. İnsanları o kadar çok seviyordu ki onlara daha özel lezzetler sunma çabasıyla; peynir tatlısını o günlerde küçük imalathanesinde keşfetti.
Özel olarak peyniri mayalayıp tasarladığı hamuru küçük parçalara bölüp pişirmek için semtteki fırına götürdü. Tatlının içinde un, peynir, irmik ve yumurta bulunuyordu. Bunları yoğurarak 3-4 cm. çapında kurabiyeler haline getirip fırında pişirdi. Pişmiş tatlıları kaynayan şekerli şerbete atarak tatlı haline dönüştürüp insanlara bu lezzeti sunmanın ilk adımını attı.
Kısa süre içinde peynir tatlısını çok seven halk, köşedeki o şirin dükkanda Ahmet Tabak’ın neşeli sesleriyle dolu dükkanında ailesi ve çocuklarıyla güzel dakikalar geçiriyordu.
Aileler uzun porselen tabaklarda bu haşlanmış peynir tatlılarını ve muhallebileri evlerine götürüyor, yediklerinde ertesi günü boş tabağı işyerine teslim ediyorlardı.
Peynir tatlısı o günlerde, haşlanmamış kuru olarak kese kağıtlarına konularak da satılıyordu. Tatlılar satılırken kese kağıdına sayı ile konuluyordu.
“Şu ağzımdaki tatlı sanki olgun bir meyve gibiydi. Unutuldu sandığımız geçmişi yeniden canlandırdı.”
Kemalpaşa tatlısı o yıllarda ilk ününü, ilçe içinden geçen Bursa-İzmir yolunun şehirde durak yeri olan bu işyerinde duyurdu.
Ülkenin birçok şehrinde, böyle güzel bir tatlıyı kimin bulduğu muhabbetiyle Mustafakemalpaşa’dan bahsedilmeye başlandı. Artık şehri bilenler Dondurmacı Ahmet’ten, köşedeki tarihi dükkanından söz ediyorlardı.
Günümüzde köşedeki küçük mütevazı dükkanın zaman duvarları arkasında büyük bir aşçı usta gülümsüyor, kahkahalar atıyor..
Bu, Ahmet’in hayal ettiği lezzetti.
Yeni teknolojilerle o derin çukurdaki buzlar kaybolup gitti. İşyerinde makineler kollarını sessizce çalıştırıyor, üretim hızla devam ediyor..
Dış yüzeyi orta kahverengi, içi açık sarı süngerimsi haşlanmış tatlı, önümüzdeki tabağın içinde; tatlıyı yerken tatlı tatlı gülümsüyoruz…
Pişmiş taze peynirin kokusu, dilimizi yapışkan yüzeyine dokunduğunda tatlının lezzetini hissediyor uçuyorduk adeta.
Her şey peynir tatlısıyla başladı. Dondurmanın adı ve lezzeti zaten tüm dünyada tanınıyordu.
Yıllar sonra,..
Babasının yanında senelerce çalışmış günümüzde 69 yaşında olan Ülkü Tabak, arada anılarını anlatırken gözleri yaşarıyor, 10 yıl önce bir kazada kaybettiği oğluna üzülüyordu… Dedesinin adını almış olan biricik Ahmet’ine..Üçüncü kuşaktan bir halka eksilmişti.
Ülkü TABAK, peynir tatlılarının imalatı aşamasında hamurun hızla kesilip parçalara ayrılmasında işe yarayan makinenin ilkel tasarımında faydalı olmuş. Mahallesinde makara ve ipliklerden yararlanarak projeler üreten bir arkadaşını yönlendirerek bu hamur kesen makinenin tasarımını yapmıştı.
Günümüzde ellerindeki sır formül ile üç kuşaktır üretim yapan Tabak ailesi sadece ilçe içinde satış yapıyor. Kendilerini birçok şehirden arayıp soran bulup gelen müşterilerini hiç kaybetmediler. Bu işyerinde ilk günden beri devam eden alçakgönüllü, hırsı olmayan, tanıdıkların saygınlığına dayalı bir ilişki sürüp gidiyor.
Ünlü Türk tatlıları arasında yerini alan “Kemalpaşa Tatlısı”, verdiği damak tadı ve hazırlanmasında ki kolaylığı ile ülkede çok sevilen bir tatlı haline geldi. Son yıllarda medya aracılığı ile de ünü artan bu tatlı “On ünlü hamur tatlı” arasına katıldı.
Kemalpaşa tatlısının üzerine isteğe göre, kış aylarında kaymak, yaz aylarında ise dondurma konarak servisi yapılıyor.
Tatlı, üretimini yapan ilçedeki çok sayıda işverenin de yüzünü güldürüyor. Torbalar halinde; üretimi ilçe sınırlarında taze, diğer illerde ise uzun süre dayanması için çifte kavrulmuş olarak satışa sunuluyor.
İlçenin dışındaki değişik şehirlerde de aynı isimde tatlı üretilmekte, ancak bunların kalitesi ilçede üretilenle karşılaştırılamayacak oranda düşüktür.
Bu lezzeti izle, gülümseyen bir yüze ulaşırken sende güleceksin..
Eski bir karamela şekeri gibi tarihin içinden Ahmet Tabak’tan hatıra…
MUTLU UZAY TIRTILLARI
Masalcı dede,Zologa gezegenindeki yetenek ve bilgelik yarışmasında seçici kurul üyeliği yapınca çok yorulmuş.Zologa gezegenindeki heybetli dut ağaçlarından birinin gövdesine yaslanıp uyuyakalmış.Başı omzuna düşmüş.Horlamıyormuş ama düdüklü tencere gibi fış fış sesler çıkarıyormuş.Yeşil toz bulutunu önüne katarak gökyüzünden gelen uzay kaykayı dut ağacının yaprakları arasına usulca konmuş.Kaykaydan inen turist tırtıllar önce ağacın lezzetli yapraklarıyla kahvaltı yapmış sonra da masalcı dedenin mor sakalında gezintiye çıkmışlar.En yaşlısı bir anda dedenin rüyasına atlayıvermiş.Komşu gezegen düşkadan geldiklerini söylemiş.”Merhaba ben uzay tırtılı daha önce dünyalı bir masalcıyla tanışmamıştım.Sizi merak ediyorduk buraya taaa düşkadan geldik.”Masalcı dede tırtılın pembe nefesini ılık bir esinti gibi yüzünde duyumsamış.Kendisi için kalkıp taaa düşkadan gelen bu yaratığı dikkatle incelemiş.”Neden tanışmak istediniz benimle?”Tırtıl gülümsemiş.”Birkaç güne kadar kozaya gireceğiz.Uyanıp kozadan çıktığımızda belki de buralardan gitmiş olursunuz.Bizim mutluluk kaynağımız düşünmek merak etmek paylaşmak araştırmak sevebilmektir.Duyduk ki çok yakınımıza bir maslacı gelmiş onunla tanışmak istedik elbet.” Masalcı dede şaşırmış.”Ömrünüz merak etmek araştırmak için yeterince uzun mu? Dünyada tırtılların ömrü kısadır. Yaşlı tırtıl bu söze çok gülmüş.”İyi ya madem ki ömrümüz kısa tembelliğe zaman yok.Kozamızı örüp içine girene kadar geçen kısa zamanı mutlu geçirmerliyiz.Mutluluğu yüreğimizde büyütürsek kelebek olarak kozamızdan çıktığımızda güzelliği taşıyan kanatlarımız bin çeşit desenimiz göz alıcı renklerimiz olur.Yaşamımızın bundan sonraki bölümünü de uçarak araştırarak güzellikleri çiçek özleriyle paylaşarak yani mutlu olarak geçiririz.Düşka gezegeninde sabah uyanır uyanmaz yüzümüzü bile yıkamadan yaptığımız ilk iş ;bilge tırtılın sözlerini anmak olur.” ” Ne söylemiş bilge tırtıl?” “Mutlu olabilmek sahip olduklarımızı gözden geçirebilkmektir, demiş.Bu söz onun bize bıraktığı en değerli hazinedir.” Masalcı duyduklarından hoşnutmuş. “Nasıl da cıvıltılı konuşuyorsun.Anlaşılan siz tırtılların hiç sorunu yok.” “Mutlu olmak sorunsuz bir yaşam anlamına gelmez. Sorunların çözümü bizi mutlu eder.Mutluluk sevinç duygusu gibi geçici değildir.Sevinç ve mutluluklar paylaşıldıkça artar.Beni mutlu ettiniz teşekkür ederim.Ben ve arkadaşlarım atık buradan gitmeliyiz.Kelebek olduğumda belki yine görüşürüz.Hoşça kalın.”Turist tırtıllar uzay kaykayına atlayıp düşka gezegenine doğru yola çıkmışlar.Masalcı dede esneyerek uyanmış.”Yeni masalımda yaşlı uzay tırtılından söz etmeliyim.”diye düşünmüş.Yanında oturan mogiye:”Düşka gezegeni buraya çok mu uzak?”diye sormuş.Mogi gülümseyerek yüreğini göstermiş.”Pek uzak sayılmaz.”
BEBEK TAKIMI
Herkes,evde kime bir şey gerekli olsa halamdan isterdi.Her aradığımız şeyi de onda bulurduk.Kumaş parçaları,renk renk yünler,iplikler,iğneler,tığlar,şişler,düğmeler…Çünkü o hiçbir şeyi atmaya kıyamazdı.Boş şişeleri,şişe mantarlarını,kullanılmış zarfları hep saklardı.Bunlar,günün birbirinde işine yarardı.
Zarflar müsveddelik(ön çalışma için) kağıt olurdu.Kumaş parçalarını yeni bir elbise yapımında kullanıverirdi.Boş şişeleri,mantarları,temiz kutuları gerekli oldukça komşulara verirdi.
Doğum günlerimizde,bayramlarda bize vereceği hediyelere pek dikkat ederdi.Bunların hem hoşumuza gitmesini hem deişimize yaramasını isterdi.
O sık sık:
Hüner,almakta değil,tutmakta;eskiyi yeni yapmakta! derdi.
Bir gün annem, bir arkadaşının yeni doğan bebeğine hangi hediyeyi alacağını düşünüyordu.Çarşıda bir bebek takımı görmüş,alamamıştı.
Halam:
_Güzel bir bebek takımını evde de yapabiliriz, dedi.
Odasına çıktı,sandığını açtı.Birçok kutu ve bohça çıkardı.Annemle baş başa verdiler.İki gün içinde bebeğe patikler, başlıklar örüldü; entariler,hırklar dikildi.Çok güzel ve ilginç hediyeler hazırlanmış oldu.
Annem:
_İşte işe yaramaz sandığımız kumaş parçalarından,yün artıklarından ne güzel şeyler yaptık diye sevindi.
Etiketler:takım,kumaş,bebek
on 06 Feb 2008 at 6:32 pm#10dostumserdar
Çakıl taşı ve İnci
Denizin dalgalarının kıyıyı okşadığı sahillerin birinde bir çakıl taşı varmış. Hergün güzelim dalgaların sesini dinler mest olurmuş. Öyle bir ahenkle müzik söylermiş ki dalgalar onları dinleyince ayrı alemlere gidermiş. Bir gün çakıl taşının yanına güzel dalgalar bir hediye paketi bırakmışlar. Bu hediye bir midyeymiş. Midye çakıltaşının denizi görmesini biraz engelliyormuş. Çakıl taşı bu duruma üzülmemiş. gel zaman git zaman bir akşam midye kabuğu hafif ikiye ayrılmış. Ay ışığında içindeki inci parıl parıl güzelliğini göstermeye başlamış. Çakıl taşının gözleri kamaşmış. Bütün gece ona hayran hayran bakmış. Güneş doğunca bir martı ayağıyla midyeyi ikiye ayrılmış. İncinin güzelliği bütün bütün ortaya çıkmış. Çakıl taşı, inciye bakmış. İnci:
-Ne zorlukları aştım, sabırla. Midyenin içine bir kum tanesi olarak girdim. Kozanın içindeki tırtıl gibi, çamuru yiyen fidan gibi sabırla geldim, bugünlere.
Sahilde dolaşan bir insan inciyi görmüş ve almış eline:
- Yaşasın! Ne güzel bir kolye olur, bu. Güzelliklere güzellik katar demiş. İnsan, inciyle beraber uzaklaşmış. Çakıl taşı da onlar kaybolana kadar onlara bakmış. Yine dalga seslerine kulak vermiş, gözlerini ufka çevirmiş. Yine eskisi gibi güneşin doğuş ve batışını seyredebilmiş.
Bu kitap ülkenin içinde bulunduğu esaretten kurtulmak mücadelesi verenlerindir. Anadolu’nun birçok köy ve kasabasında adı sanı kaybolmuş direnişçilerin, yani gerçek kahramanların Çocuklara sade anlatımı için hazırlanmıştır.
Eser hikâye özelliği olduğu kadar bilgilendirme amacı da taşımaktadır. Tek olarak bilgi belki sıkabilirdi. Tek başına belki bazı çocukları kahramanlık hikâyesi okumaktan uzaklaştıracağı düşüncesiyle kısa kesitlerde anlatılmıştır.
BU mücahitlerimiz olmasaydı, bizler bugün bu topraklarda esaret altında beklide hiç olmayabilirdik. Onun için bu kitabı gerçek sahiplerine yad ediyorum.
Adnan KIZILTOPRAK
ŞEHİT SAKIP
20, YY. Başlarında Osmanlı Devleti Avrupa Devletlerinin etkisi altında kalmış, Anadolu’nun birçok yeri Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar ve Rumlar tarafından kendi aralarında paylaşılmaya başlamıştı.
Bu gidişat, bazen halktan yardım gördüğü sanılsa da aslında milli ruhu gelişmiş Türk evlatları arasında yer bulmuyordu. Tarihinde esaret nedir bilmeyen şanlı ordunun evlatları; kahramanlık timsali gençler bir bir ortaya çıkıyorlardı. Milli Kurtuluş meşalesini Samsun’a çıkarak başlatan Mustafa Kemal’in önderliğindeki Kuvvayi Milliyeciler ortaya çıkarak, vatanın bir karış toprağının verilmesine göz yummayacaklarını, canları pahasına olsa dahi açık yüreklilikle söylüyorlardı.
Vatanın her parçasının işgal güçlerinin sömürgesinde bulunması Millî kurtuluş için direnişin daha da körüklenmesine sebep oluyordu. Vatanımıza kasteden düşmanlar bununla da kalmayıp, girdikleri yerde namusa, cana kastederek birçok yaşlı kadın çocuk demeden katlediyorlardı. Fransızların himayesine girmiş olan güneyde yaşamak artık zindandan da öte imkânsız olmuştu. Sokaklarda Fransız askerleri cirit atıyorlardı.
Hangi Türk çocuğu sömürge altında yaşamayı kabul ederdi!
Mustafa Kemal Anadolu’da direnişi körüklemiş, halk ise buna elinde ne bulursa onunla destek vermeye çalışıyordu. Bir yanda, Osmanlı’nın devamı yönünde sömürgeyi kabul edenler ile direnişçiler bir saf olmuş, diğer yanda Millî mücadelede bağımsız olmadan yaşanamayacağına kanaat getiren Kuvvayi Milliye kuvvetleri ve ona dışarıdan destek verenler bunlara karşı savaşmıştır. Türk’ün şiarında yatan direniş de ancak böyle olurdu. Türk, sömürge altında yaşamaktansa ölmeyi kabul ederdi. Dememiş miydi büyük komutan “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” işte aynen öyleydi, bütün düşünceler.
Güneyde en uç noktada Fransızların sömürgesi altına girmiş Kilis’te direniş kahramanlıklarla ve genç kahramanlarla sürüyordu. Ortada silah yok, cephane yok, top yok, tüfek yoktu. Tüm bunların yerine ise mangal gibi yürekler vardı. Kaçınılmaz çete hareketleri vardı. Bu da halkın, milli gururun ve bir bayrak olma hevesinin dışa yansımasıydı.
Mustafa Kemal’in Milli mücadelesini duyanlar, O’nu örnek alarak bütün imkânsızlıkları bir tarafa atıp mücadele saflarına katılıyorlardı. Kilis ve Gaziantep’te buradaki yerli halkın ekmeğini yiyen Fransızlar yine Türk toprağında Türk’e zulüm ediyorlardı. Burada yaşayan Ermeni’ler ise Fransızların dalkavukluklarını yapıp; Türklere karşı gizli gizli Fransız’larla ortaklıklar yapıyorlardı. Tabii ki bu ortaklık, maddiyata bağlı, bir tür paralı askerlikti onların kanaatince. Çünkü Ermeniler Fransızlara ücret karşılığında asker olarak yazılıyorlardı. Ermeniler de Fransızların safında, paralı asker misali, denileni yapan ve Türklere karşı mücadele eden gâvur kuvvetlerini oluşturmuşlardı. Savaşa katılmayan Ermeniler de boş durmayıp, yerli halkın arasında dost gibi görünerek kışkırtıcılık ve ajanlık yapıyorlardı. Fransız’lar onlara bol bol para verip Kuvvayi milliye ye karşı halkı kışkırtmayı başarıyorlardı.
İşte bu mücadele yılları sürüp giderken 1920 yılında Fransızlar Kilise geldiler. Vatansever Kilis halkı dinini, imanını, namusunu korumak için mücadele verilmesi gerektiğine inanıyordu. Artık tek çıkış yolu vardı. O da Fransızları Kilis’ten kovmaktı. O günlerde çoğu çocuk denecek yaştaki gençler, Kuvvayi Milliye hareketine fiilen katılmamış olsalar da mücadelenin tam ortasında bulunuyorlardı. İşte Sakıp da bunlardan biriydi. Sakıp, tığ gibi bir genç henüz sakalı ve bıyığı terlememiş uzun boylu, yavuz bir delikanlı idi. Kuvvayi Milliye’nin dışında olmasına rağmen fiilen Kuvvayi Milliye Hareketinin içindeydi. Sakıp, gözü kara, Fransızlara karşı vatanın bir karış toprağını vermeyecek kadar cesur bir gençti.
Bir gün Kilis sokaklarında milli mücadeleye destek için gezen Sakıp 5 tane Fransız askerinin bir halka içerisinde bir kadını ortalarına almış şekilde telaşına şahit olur.
Fransız asker bir peçeli kadına yaklaşmış:
— Nedir bire bu peçe? Deyip kadının yüzündeki peçeyi çekip atıyordu. Kadının haykırışları Sakıp’ın kulağını çınlatıyordu.
— Bırak… Bırak… O peçe mi gâvur! Sende hiç Allah korkusu yok mu?
Diğer askerler ise olanları bir tiyatrodaymış gibi kahkaha atarak seyrediyorlardı.
— Aç peçeyi de görelim kadın!
Sakıp, kadınla uğraşan askerlerin yanına bir atmaca gibi fırladı:
— Hey durun bakalım! Bırakın o kadını…
— Sen ne karışıyorsun, sana ne?
Fransız asker böyle deyince Sakıp, belinden çıkardığı tabancasını üzerlerine doğrultarak 5’ini de oracıkta cansız halde yere serdi. Bu kahraman genç, hiç gözünü kırpmadan 5 Fransız askerini kendisi için yere sermiş genç delikanlıya sevinç gözyaşları içerisinde mahcubane bakarken bir yandan da yere düşen peçesi ile saçını kapatıyordu. Kısık ve ürkek bakışlarla:
- Sağol…
- Sağol…
— Allah razı olsun seni doğuran anaya… Canlar feda olsun bu topraklar için çarpışanlara. Deyip oradan uzaklaştı.
Sakıp ise silahında bulunan 5 merminin hakkını vererek yerine ulaştırmanın heyecanı ile evine doğru koşar. Evde bulunan mavzerini ve fişeklerini kuşandıktan sonra şaşkın bakan annesine dönüp:
— Anam benim: Oğlun vatanındaki ekmeği yiyip de kadınımıza kızımıza namusumuza göz diken Fransızların canına kıydı.
Annesinin dizine başını koyarak olup biteni annesine tek tek anlatır.
— Oğlum seninle gurur duyuyorum. Sakıp’ım benim. Bu topraklar ve namusumuz sizlere emanet yavrum. Baban gibi sende yiğit oldun da düşmanla çarpışıyorsun. Ah oğlum ah! Keşke baban da görseydi senin bu yaptıklarını. Nasılda gurur duyardı. Allah her zaman yardımcın olsun yavrum.
—Anacığım memleket yanıyor. Bizim burada durmamız haram… Mücadelede daha çok işe yararım, inşallah! Sen hakkını helal et!
Dedikten sonra Sakıp annesinin yanından uzaklaşır. Artık Fransızlar Sakıp’ın peşine düşecektir. Sakıp Kuvvayi Milliye’nin sınır kuvvetlerine giderek bir nefer olarak mücadele edeceğini, Kilis’teki sınır kuvvetlerinin komutanı İslam Bey’e anlatır. Sakıp artık mücadeleye İslam Bey’in yanında devam edecektir. İslam Bey ise bu delikanlıyı yürekli olduğundan ve cesaretinin kendisinden önce ona ulaştığından dolayı çok sevmektedir.
25 Mart 1920 günü seher vakti Suriye sınırındaki Bek Ovası’nda çetin bir mücadele başlamıştı. Kuvvayi Milliyeciler, Fransızların zırhlı ve uçaklı desteğine rağmen Fransızları Bek Ovası’nda İslam Bey’in komutasında perişan etmişlerdir. Perişan olan Fransız askerleri, kurtulmak için geriye kaçmış savunmaya durmuşlardır. İslam Bey’de ise bir telaş vardır. Gözü, Sakıp’ı aramaktadır. Fakat Sakıp, ortalıkta gözükmüyordur. Hâlbuki Sakıp, İslam Bey’in çevresinden hiç ayrılmazdı. Sürekli İslam Bey’i kollardı. Ona gelecek merminin bile önüne atlayacak kadar cesurdu. İslam Bey telaşla Sakıp’ı arıyordu. Çok sevdiği Sakıp, gözlerden uzakta İslam Bey ise merakta idi. Bek Ovası’nın hafif dalgalı yamacında duran tepenin üzerinde birinin yüzükoyun yattığını gördü. Şaşkın halde oraya doğru koştu. Yaklaştıkça Sakıp diye bağırarak:
— Olamaz Sakıp, bu sen olamazsın! Sakıp kardeşim, diyerek yüzükoyun yatan Sakıp’ı çevirdi.
Sakıp vurulmuştu. Sıcakkanları toprağa damlıyordu, Sakıp’ın…
İslam Bey:
— Asker hemen sargı bezi su getirin…
Bunu duyan Sakıp, İslam Bey’e dönerek:
— Kardeşim, yorulma! Kimseyi de yorma! Vakit tamamdır. Ben bu tepede inşallah şahadet şerbetini içeceğim. Şehit olacağım. Sana vasiyetimdir:
Sol göğsünü göstererek:
— Şuramda bir bayrak var. Ben onu sizlerle beraber Kilis hükümet konağına dikmeyi arzuluyordum. Fakat bunun artık mümkün olmayacağını anladım. Zamanım doldu anlıyorum. Bana söz vermeni istiyorum. Benim yarım kalan işimi senin tamamlamanı istiyorum.
Sakıp’ın ağzının sağ tarafından ılım ılım kan gelmeye başlamıştı. Ağzından köpükle karışık kanlar döküle döküle şahadet getirerek, oracıkta İslam Bey’in kollarında şehit olmuştu.
Sakıp bundan sonra Şehit Sakıp olmuştur.
Şehit Sakıp’ın göğsünden akan kanlarla daha da kızaran al bayrağı çıkarıp alan İslam Bey:
— Sakıp’ım benim sözünü tutacağım, dedi.
Gözyaşlarına hâkim olamayan o vatanperver, hıçkıra hıçkıra şehit Sakıp’ın başında ağlıyordu.
Kilis’e Şehit Sakıp’ın şehitlik haberi onlardan önce ulaşmıştı. Sakıp’ın annesi Belkıs Hanım:
- İslam, söyle bakalım yiğidim, kurşunu sırtından mı, yoksa göğsünden mi yemiş? Diye sordu.
İslam Bey:
- Belkıs ana, tam kalbinin üstünden.
Belkıs Hanım:
— Şükürler olsun…
Belkıs Hanım, ellerini yukarıya kaldırarak:
— Allah’ım, hakkımı helal et oğluma… Allah’ım hakkımı helal et oğluma… Dedi. Daha sonra İslam’a dönerek:
— Eğer deseydiniz Sakıp’ım kurşunu sırtından yedi, vallahi billahi ona hakkımı helal etmezdim. Benim Sakıp adında bir oğlum olduğunu söylemezdim. Benim oğlum kahramandır. Benim oğlum kaçmaz. Benim oğlum kaçarken kurşun yiyip ölmez. O babası gibi şehitlerin yanına gitti. Ben bilirim kınalı kuzumu, dedi.
Bu konuşmadan sonra İslam Bey yine gözyaşlarına boğulmuştur.
Şehit Sakıp’ın şehit edilişinin üzerinden 7 ay sonra; yani tam 252 gün sonra Fransızlar arkalarına dahi bakmadan Kilis’i terk ederler. 7 Aralık 1921 günü Kilis kurtulur. O gün şehit Sakıp’ın bayrağı onun vasiyeti üzerine İslam Bey tarafından kalabalık Kuvvayi Milliyeciler ve vatandaşlarca bayrak direğine çekilir.
MÜSLÜMAN BEY (MEHMET TAHİR BEY)
Yıl 1918 Anadolu’da birçok köy, kasaba yer yer işgal ediliyor, bunlara karşı bir avuç denen yürekli, kalbi vatan hasretiyle yanıp kavrulan Kuvvayi Milliye’ nin o sırım gibi gençleri vardı.
Anadolu’nun üzerinde dolaşan karabulutlar, sınır bölgesinde bulunan Kilis için pekte iç açıcı bir durum arz etmiyordu. Bu günler sanki karanlığa saplanan bir ok gibi Türk’ün ve bağımsızlıkla yaşamış Kilislinin yüreğine saplanıyordu. Diğer taraftan bu güzelim vatanı parça parça paylaşmaya çalışan ittifak devletlerinin de emellerine ulaşmaktaki sevinçleri kendini gösteriyordu. Askerler bu topraklarda oturan halkı mülteci gibi görüp onları kovmanın yollarına bakıyorlardı.
Anadolu’nun birçok yöresini işgal eden İngiliz ve Fransızlar, zafer kazanmış bir komutan sarhoşluğuyla Osmanlının parçalanışındaki paylarından dolayı sevinmekle de kalmayıp, biraz daha fazla toprak almaya çalışıyorlardı. Anadolu bu denli zor günlere düşmüş olsa da vatansever gençler ve halk bu topraklarda “ Ya İstiklal Ya Ölüm” diyecek kadar cesaretli yürekleriyle Kuvvayi Milliye saflarına katılıyorlardı.
Kilis’te Fransızların bir sakız gibi yapışıp burayı talan ettiklerini duyan vatanseverler, Kuvvayi Milliye’nin çalışmalarını hızlandırıyorlardı. O zamanlar bu katılımı duyan ve İstanbul’da bulunan Mehmet Tahir 12 yıllık polislik mesleğinden ayrılarak Kilis’e koştu. Artık kendi çocukluğunun geçtiği bu toprakların ona daha çok ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Bunun kendisi için bir görev olduğunun bilincindeydi. Öylece eli kolu bağlı durmayacaktı. Kilis’e geldiğinde Mustafa Kemal’in Halep üzerinden Kilis’e geleceği haberi de dilden dile dolaşıyordu. Mehmet Tahir Bey de diğer vatana gönül vermiş Kuvvayi Milliyeciler gibi Heyecanla Mustafa Kemal’in gelmesini iple çekmeye başlamıştı.
Nihayet 28 Ekim 1918 günü öğleden sonra Mustafa Kemal Kilis’e gelmişti. Mustafa Kemal Kilis’e gelişinde Kilis’teki Kuvvayi Milliyecilerin güvenli bir şekilde onları karşılamalarından çok hoşnut olduğunu beyan etmiştir. Mustafa Kemal onu karşılayan Kilis Jandarma Komutanı Yusuf Ziya Bey ve Mehmet Tahir gibi Kuvvayi Milliyeciler tarafından karşılanmasındaki uyanıklılığı göz ardı etmemiştir. O zaman Mevlevihane olarak düzenlenen yerde Mustafa Kemal Misafir edilmiştir. Kilisli vatanseverlerle görüşen Mustafa Kemal, kentin güvenliğinin sağlanması görevini de Mehmet Tahir’e vermiştir. Kilis Jandarma Komutanı Yusuf Ziya Bey ise Karargâhta bulunan tüfeklerden bir kısmını Mustafa Kemal’in emirleri doğrultusunda Mehmet Tahir Beye teslim etmiştir. Kilis’in Debboy Kahvesi olarak anılan yer ise Kuvvayi Milliye’nin karargâhına dönüştürülerek kullanılmaya başlanmıştır. Bundan sonra Kilis’in iç ve dış güvenliği Mehmet Tahir’in Komutasındaki Kuvvayi Milliyeciler verilmiştir.
Mustafa Kemal ise Kilitsen ayrılmadan önce Mevlevihane’nin önünde “ İlk ayak bastığım Türk toprağındaki bu uyanışa cidden hayran kaldım. Bir daha İman ettim ki bu millet asla ölmeyecektir. Var olun Aziz Kilisliler” diyerek tarih sayfalarına Kuvvayi Milliye’nin ve Mehmet Tahir’in düzenli bir çete kurduğunu bunu da beğendiğini belgelemiştir. Kilislinin vatan uğruna yapacakları bununla başlamış ve yurda düşmanı sokmayacaklarına emin olunmuştur.
Kurtuluş savaşı Anadolu’da çeşitli saldırılarla devam ediyordu. Halep’te, Anadolu’yu ele geçirmek hayaliyle yanıp kavrulan İngiliz birlikleri hummalı bir şekilde planlar yapıyorlardı. Bu birliklerin öncülerinden Müchim Paşa, Halep’te saltanatını ilan etmek pahasına her yeri yakıp yıkıyor gittikleri yerleri talan ederek Türk kökenli olan vatandaşları da idam ediyordu. Halep’te hâkimiyetini iyice hissettiren Müchim Paşa birlikleri Kilis’e de öncü birlikler göndererek Kuvvayi Milliye’yi bastırmaya uğraşıyorlardı.
Müchim Paşa:
- Bana Türk’lerin kellesi lazım!.
- Bana zafer lazım.
Nikon:
- Zafer bizimdir paşam. Halep’te Kilis’te bundan sonra senindir.
Müchim Paşa:
- Yetmez! Yetmez.. Antep, Maraş ver elini Anadolu. Bu topraklar hepsi bizim olmalı. Nedir? Onlardan çektiğimiz?…
Dedi ve şarabını zafer için, idam edilenlerin şerefine kaldırdı.
-
Zafer bizimdir dostlar. Bu topraklar bundan sonra İngiliz’lerindir. Yani gerçek sahipleri olan bizlerindir. Bu topraklarda Türk’lerin yaşamaması lazım. Onları bir an önce yok etmemiz lazım. Kuvayi Milliye’ye hizmet eden kim varsa onların kafasını istiyorum.
İngiliz askerleri sarhoşluğun verdiği cesaretten yararlanarak; hep bir ağızdan “Zafer bizimdir komitan. Zafer bizimdir.” Diyerek kadehlerini kaldırıyorlardı.
Bunlar böyle sürüp giderken Mehmet Tahir Beyin yönetimindeki Kilis Kuvvayi Milliye Birlikleri de boş durmuyordu. Kanına susamış çoluk çocuk yaşlı kadın demeden katlederek geçen İngiliz birliklerine destek verenlerde Mehmet Tahir’e bağlı Kuvvayi Milliyeciler tarafından tespit ediliyorlardı. Mehmet Tahir mücahitlere:
- Arkadaşlar Geyyar aşiretini buradan göndermemiz lazım. Çünkü onlar İngilizlerin burada dalkavukluklarını yapıyorlar. Her yerde dost görünüp önümüzü tıkıyorlar.
Hasan Kamil:
- Peki, Nasıl bir yol izleyelim de bunlardan kurtulalım Tahir?
Mehmet Tahir ise Bundan sonra neler yapılması gerektiğini ve yapılacakları, onları nasıl etkisiz hale getireceklerini kendi cebinden çıkardığı bir eski harita üzerinde anlatmaya devam etti.
Mehmet Tahir:
- Arkadaşlar! Geyyar aşiretini sürmekle de iş bitmiyor. Bunlarla beraber hareket ettikleri istihbaratını aldığımız diğer aşiretlerde etkisiz hale getirmemiz lazım.
Mücahit:
- Biz bu vatanın bir karış toprağına canımızı koyduk. Kilis’e gelecekleri varsa görecekleri de vardır.
Mehmet İslam:
- Gâvuru buradan kovmadan bize uyku yok. Onlara burayı dar etmemiz lazım.
Mehmet Tahir:
- Tabi ki dar edeceğiz. Bu topraklar atalarımızın bize emaneti. Yüzyıllardır bu topraklar için savaşmış atalarımızın çocuklarına, bırakıp kaçmak yakışmaz. Nasıl onlar savaştıysa bize de savaşmak; gerekirse bu topraklarda ölmek düşer.
Mehmet İslam:
- Bana bir yol ver Tahir şunları temizleyeyim. Artık dayanamaz oldum. Yetti artık! Bir avuç dediğimiz buradaki kahramanlar, onların topundan, tüfeğinden, silahlarından daha güçlüdür.
Arkadaşları Mehmet İslam’ın bu sözlerini gözlerinden yaşlar akarak can kulağıyla dinliyorlardı.
- Onlardaki silah cephane bizdeki yürek kadar etmez. Bizimde Mustafa Kemal’imiz var. İmanımız var. İnanmış neferlerimiz var.
- Oradaki arkadaşlarını göstererek:
- İşte buyrun sizler bizler varız. Bizi gözleyen yavrularımız var sonra ne deriz onlara. Neyi miras bırakırız. Korkarak kaçmayı mı? Yoksa Ölmeyi mi? Orada olanlar duygulu bir şekilde Mehmet İslam’a sevgiyle ve muhabbetle baktılar. Sanki bizde ölmeye varız. Bizde ölmeye geldik dercesine, duygulandılar.
Mehmet Tahir:
- Bu topraklar için doğduk; bu topraklar için şurada canımızı veririz. Ne dersiniz arkadaşlar?
Mulla Recep:
- Doğrusunuz. Tabii ki bu yoldan dönüş yok.
Ahmet Remzi:
- Korkmuyoruz arkadaşlar; bizde Mustafa Kemal gibi bir Komutan var. Kendi canına susayan varsa gelsin. Bu topraklara, Allah’a verecek bir canımız var. Onu da aha şuracıkta vermeye hazırız.
Yine duygulandılar ve Allah’a sığındılar. Ellerini açıp hep birlikte dualar ettiler. Allah’ım! Sen vatanımızı bize gurbet etme. Sen düşmana fırsat verme diyerek. Dualar ettiler.
Artık söylenecek bir şey kalmamıştı. Düşman belliydi, bundan sonra ne yapılması gerektiğinin planı yapılmalıydı.
Mehmet Tahir, Mehmet İslam, Sakıp Bey, Hasan Kamil, Ahmet Remzi, Mulla Recep kafa kafaya verip kararlar alıyorlardı. Kuvvayi Milliye o kadar düzenliydi ki; şimdiki düzenli ordunun temelleri atılmıştı. Bir tarafta Kuvvayi Milliye, düzenli bir ordu şeklini almaya çalışırken; diğer taraftan takvimler 6 Aralık 1918’i gösteriyordu. O gün şehre bomba gibi bir haber düşmüştü. Kilis İngilizler tarafından fiilen işgal edilmişti. İngilizlerin Kilis’e geleceklerini ve işgalci birlik olarak yaşayacaklarını öğrenen Kuvvayi Milliyeciler yapılacak tek şeyin artık dağa çıkmak olduğuna karar verdiler. Kuvvayi Milliye dağa çıkarak yeniden teşkilatlanacaktı. Dağa çıkanlar ve şehirde kalanlar olarak yeniden yapılanması gündeme gelmişti. Mehmet Tahir yeni oluşturulan Kuvvayi Milliye birliğinde “Müslüman” kod adı ile varlık gösterecekti. Artık gerçek kimliklerin gizlenmesi gerekiyordu. Bu durumu arkadaşları ile paylaşmaya çalışan Mehmet Tahir:
— Arkadaşlar! Mustafa Kemal’in şehrimize gelişi bizi daha da cesaretlendirdi. Bu mücadeleye genç bir delikanlı gibi yeniden girişeceğiz. Planlı ve akıllı bir mücadele dönemi bizi beklemektedir. Ancak bu şekilde onları toprağımızdan kovabiliriz. Harap düşmüş ve toprakları işgalcilerle paylaşılmış Osmanlı’nın yapacağı bir şey kalmamıştır. Esaret altında yaşamak, bize ve bizim gibi geçmişi onurlu Türk çocuklarına yakışmaz. Biz bitmeden mücadele bitmez.
Bir Osmanlı zabiti olan Mehmet Tahir, Mustafa Kemal’i gördükten sonra bu milletin esareti hak etmediğini bir kez daha anlamıştı. Böyle kahraman askerler var oldukça da bu mücadeleden zafer kazanmak an meselesi diye düşünüyordu. İngilizler yavaş yavaş topraklarımızdan çekilecekler ve yerlerine Fransız zabitler geleceklerdi.
İngiliz ordusunun askerlerinin bu hazırlıkları gözden kaçmıyordu. Osmanlının 600 yıllık toprakları savaşmadan ittifak devletlerini arasında paylaşılıyordu. Bu sırada Kilis’e Fransız kuvvetlerinin geleceği haberi Kuvvayi Milliyeciler’e ulaşmıştı.
Müslüman Bey (Mehmet Tahir):
- Arkadaşlar Fransızlar toprağımızı işgal etmek için yola çıkmışlar. Onlara bir sürpriz hazırlayalım.
Fransızların Akça koyunlu mevkiinden Kilis’e gelecekleri istihbaratına dayanılarak, çevrede bulunan diğer çetelerden de destek istendi. Arpakezmezli Hasan ve Oylumlu Kiyalar çeteleri destek verecekleri kararını almıştırlar. Fransızlara sürpriz bir karşılama hazırlanmıştır. Müslüman Bey’e(Mehmet Tahir) bağlı Kuvvayi Milliye birliği Seve Deresi’nde Fransızları pusuya düşürürler. Fransız askerleri karınca sürüsü gibi çetelerin üzerine doğru gelmektedir. Zırhlı araçlar ve uçak desteğiyle mücadele akşama kadar sürer. Kuvvayi Milliye iman gücüyle ancak onları bu kadar oyalayabilmiş ve birçok zayiat verdirmesine rağmen akşam karanlığında karınca sürüsüne benzeyen Fransız askerleri Kilis’e girmeyi başarmışlardır. Artık yapacak bir şey kalmamıştır. Toparlanmak ve yeniden güçlenmek lazımdır.
Müslüman Bey (Mehmet Tahir), Atatürk’ün Kilis’e geldiğinde kendilerine verdiği talimatı uygulamaya koydu. Bunda sonra dağa çıkılacak ve Gerilla savaşı yapılacaktı. Yanına Sakıp, İslam, Mücahit, Hasan Kamil, Ahmet Remzi ve Mulla Recep gibi ileri gelen çetelerle dağa çıktılar. Bu arada Müslüman kod adını alan Mehmet Tahir yeni kimliği Müslüman Bey adıyla Kilis Kuvvayi Milliye’ sindeki görevini de yürütüyordu. Hatta dağdan gizli gizli gelerek birçok baskınlara da katılıyordu. Bu sıralarda Kilis’te bulunan Fransız karargâhını gözünü kırpmadan bombalamıştı. Karataş’ta yapılan baskında ise etkin rol almıştı.
Fransız askerlerinin yavaş yavaş Anadolu’ya sızmaya ve Antep’e doğru gitmeye hazırlandıkları haberi geldi. Müslüman Bey, Behçet İslam, Mehmet İslam, Hikmet Çavuş, Kazan Ali, Kazan Dağlı, Kel kâhya oğlu Abdurrahman, Bostan Hoca oğlu Abdullatif ve Tahmisçi Azzo gibi arkadaşları ile Antep yolunda bulunan Sinnep ve Acar Köprülerini havaya uçurarak onların Antep’e varmasını engellemeyi başarmışlardı.
Müslüman Bey Kilis’in kurtuluşundan sonra (7 Aralık 1921) Kilis Cumhuriyet Savcılığı görevine getirildi. Bununla beraber Kilis İdare Meclisinde Yönetim Kurulu Üyesi olarak ta görev yaptı. 10 Kasım 1938 yılında Mustafa kemal Atatürk’ün ölüm haberini alınca aniden rahatsızlanan Müslüman Bey aşırı üzüntüden dolayı gözlerini kaybetti. Hayatının bundan sonraki dönemlerinde gözleri görmeden yaşayan Gazi Müslüman Bey 8 Ocak 1953 yılında hayata gözlerini yumdu.
HASAN KAMİL BEY
Milli mücadele dediğimizde aklımıza ilk gelen şey Kurtuluş Savaşı oluyor. Direnerek topraklarını kurtarmaya çalışan Kuvayi Milliyeciler elbetteki unutulmaz hatırlanır. Bu vatan için canını vermiş şehitler ve gaziler bizler kendilerine ateşe atmışlardır.
Yerel direnişlerden Hasan kamil de bunlardan biriydi. Hasan KAMİL denince akla zeki kıvrak yaptığı şeylerden cesaret duyan cesur insan akla gelirdi. Bu cesareti ise ona başarı veriyordu.
Kolay kazanılmamıştı bu bağımsızlık mücadelesi. Çoğunluğu 19-20 yaşında olan gencecik mücahitler bizlere bu toprakları bırakmak uğruna aç susuz silaha sarılmışlardı. “ Bu bayrağın altında doğduk bu bayrağın altında öleceğiz” Bu toprağı kimseye vermeyeceğiz düşüncesiyle mücadele ediyorlardı.
Takvimlerin 15 mayıs 1919 gösterdiğinde günlerde olan haberler ancak iki üç gün sonra Anadolu’da duyuluyordu. 15 Mayıs 1919 da İzmir işgal edilmişti. Bu dönemde ise Kilis’te oyununu sergileyen Rumların tiyatro oyunu sergileniyordu. Haber Kilis’te bomba etkisi yapmıştı. Maarif kahvesinde oturan kahvenin müdavimleri bu haberle şok olmuştu. Hasan Kamil’de oradaydı.
— Vay anasına ! demek her gece tiyatroda Eleni denen yosma “Oh oh maşallah İzmir’de buluşuruz inşallah” şarkısını boşuna söylemiyormuş. Dedi. Ve bir şimşek gibi yerinden fırlayarak Kilis sokaklarına doğru hızlı adımlarla yüremeye başladı. Arkasından arkadaşlarından birkaçı da onunla beraber hızla gitdiler. Kafasından binlerce fikir gidip geliyordu. Bu duruma sessiz kalınamayacağını düşünen arkadaşlarına anlatacakları vardı. Adımları da arkadaşlarına çekiyordu Hasan’ı.
Sayid Baytaz ve Asaf Sarıca ile Kilis sokaklarının dar sokaklarındaki evleri iki saatte gezdiler. Hüseyin Fevzi Sansal ve Mahir Canpolatın da önderliğinde 200 ye yakın kişiyi Turan Mektebinde toplamışlardı.
Hasan Kamil:
— Arkadaşlar bu duruma sessiz kalmamız düşünülecek bir şey değil. İşgal kuvvetleri İzmir’e girmiş. Biz iki gün sonra duyuyoruz. Rum tiyatrocular ise gözümüze baka baka “İzmir’de buluşuruz inşallah türküsünü “okuyorlar.
Sayid Baytaz:
—Bir protesto mitingi yapmamız lazım.
Asaf Sarıca:
— Bu yetmez. Mitingle her şey bitmez. Sonra da çalışmalıyız. Bunlar duracak gibi görünmüyor.
Mahir Canpolat:
— O zaman önce miting için izinler alalım. Hazırlıklar yapalım. Bir an önce işgale karşı olduğumuzu ortaya koyalım.
Hasan Kamil:
— Beyler burada beraberce bir bildiri hazırlayalım isterseniz. Neleri yapacağımızı sıralayalım.
Fevzi Sansal:
— Elbette önce bildiri hazırlamak lazım. Bu bildiriyi duyurduktan sonra da mitingi yapalım. Bunun için kaybedecek bir dakikamızın bile olmadığını açık açık belirleyelim.
Hasan Kamil:
— Kaybeden biz olamayalım. Bugün İzmir yarın Anadolu’yu yavaş yavaş işgal edecekler. Ülke paramparça olacak. Onun içindir ki burada direnmemiz lazım. Direnmek için de hep birlikte hareket etmemiz hep bir ağız olmamız lazım dedi
Salonda büyük bir alkış koptu Hasan Kamil’in bu sözlerine.
— sırtımızda çeket yok palto yok ayakkabı delik bacaktaki don yırtık savaşan babalarımızın bu emanetine sahip çıkacağız. Gerekirse anaya babaya hasret çoluk çocuktan uzak kalacağız dedi.
Turan Mektebinde bulunan herkes duygulanmıştı. Bir an olsun işgalcilere rahat vermemek için ant içmişlerdi.
Bu toplantıdan sonra bir protesto bildirisi yayınladılar. Kilis kaymaklığına bunu götüren Hasan Kamil ve arkadaşları Kilis Kaymakamlığından ayrılan İbrahim Süreyya beyin yurtseverliği gibi bir yurtsever olmayan olaylara daha temkinli olarak yaklaşan Kamil Amil adlı arap kökenli kaymakamdan bu izni almanın kolay olmadığına kanaat getirdiler. Kaymakam işgali protesto mitingine karşı idi. Onun gibi jandarma komutan Yusuf Ziya Bey ve eşraftan Kara Hakkı mitingin olmasını istemeyenlerin başını çekiyorlardı.
Hasan Kamil ve ardaşlarının Hükümet konağına geleceği haberini alan Kaymakam Kamil Amil bey direnişçileri hükümet konağının önünde karşıladı.
Kaymakam Kamil Amil Bey:
— Beyler böyle bir mitinge izin veremeyiz. Bu durum ittifak devletlerini kızdıracağı gibi Osmanlı devletine zarar verecektir.Olayları çığırından çıkaracağından devleti umumiye adına buna müsaade etmemi beklemeyin. Dedi.
Kaymakamı işgale karşı iyice alıştıran jandarma kumandanı Yusuf Ziya bey ile Kara Hakkı kaymakamın bu tutumda bir görüş sergilemesinden mutluydular.
Yusuf Ziya:
— Kaymakam bey zaten yurdun birçok yeri işgal altında böyle bir miting olursa Rumları ayaklandırırız. Şehirde huzur kalmaz diyordu. Kaymakamda zaten tavrı ile işgalcilerle birlik olacağı konusundaki tutumunu sergilemişti.
Mitingin yapılmasın izin verilmemişti. Bu durumda başka bir planı devreye sokmak gerekiyordu. Hasan Kamil Kilis müftüsünden rica ederek miting konusunda kaymakamla görüşmesinin yararlı olacağını düşünüyordu. Müftü arkadaşlarının ricasını kırmayarak kaymakamla görüşmeye gitti. Kamil Amil Beyin Rumların ayaklamasını sebep gösterip böyle bir mitinge izin verilmesinin söz konusunun olmadığını müftüye açık açık söyledi.
Hasan Kamil yine arkadaşlarını topladı.
— Arkadaşlar miting yapamıyoruz. İşgalcilere karşı gelemiyoruz. Böyle elimiz kolumuz bağlı mı kalacağız? Rumlar gözümüzün önünde bize inat edercesine “İzmir’de buluşuruz inşallah” türküsünü söyleyecekler bizde onlarımı alkışlayacağız!
Sayid Baytaz:
— Onları buradan kaçıralım o zaman.
Hasan Kamil:
— Kimseye zarar vermeden o gavurları buradan kaçırmak lazım.
Sayid Baytaz:
— Onların tiyatrosuna gidenleri engelleyelim. İzletmeyelim o oyunlarını. Çadırlarını toplasın gitsinler buralardan.
Hasan Kamil:
— Hemen her yere duyuralım, bizden hiç kimse o oyunlara gitmesin. Herkes bildiğine duyursun. Bilinsin ki onlar bize karşıdırlar. Bununda cezasını boş seyircisiz kalarak ödeyecekler.
Sayid Baytaz:
— Zaman çok dar Hasan. Çabuk olalım o zaman nasıl yetişeceğiz halka.
Hasan Kamil:
— Yetişebildiğimiz yerlere yetişelim. Ondan sonrada gençlerle gruplar halinde tiyatroya gelen yollarda duralım. Herkesi çevirelim. Dönenler döner. Dönmeyende olursa sürprizimize ortak olurlar. O zaman da dayak kime niyet kime kısmet olur.
Akşam kararmaya başlamıştı. Tiyatro saatide yaklaştığında seyirciler yollarda gözükmeye başlamıştı. Tiyatroya gelenlerin bir çoğu yoldan geri dönüyorlardı. Kilis’te yaşayan Rumlar dahi tiyatroya girmekten vazgeçmişlerdi. Fakat ne acı ki! Söz dinlemeyen sözde Müslümanlar onlara destek vermeye tiyatroya girmişlerdi. Bunlarda 10-15 kişi kadardılar. Vatanseverler nihayetinde düşündükleri planı yapacaklardı. Bu kadar halkı boşuna çevirmemişlerdi tiyatrodan.
Hasan Kamil ve arkadaşlarının oyunu sabote etme planı uygulamaya konuyordu. Tiyatroya sabote edecek gruptan önce Sayid Baytaz ve Hasan Kamil gelmişlerdi.
Hasan Kamil:
— Sayid! Sen içerde salondaki lüks lambasının altında yerini alacaksın. Benim işaretimle sen başının üstünde duran lüks lambasını patlatacaksın bende sahnedekini.
Sayid Baytaz:
— Tamam anlaşıldı.
Dedikten sonra Sayid ve Hasan Kamil içeriye daldılar. Hasan Kamil işaret etmeye kalmadan ikisi birden aynı anda salonda bulunan lüks lambalarını patlattılar. Ortalık zifiri karanlık olmuştu. İçeride bulunan izleyiciler kaçmaya çalışırken onları kapıda sürpriz bekliyordu. Mücahit gençler eline geçenleri iyi bir dayaktan geçiriyorlardı. Herkes nasibini alıyordu önüne gelenden. Çevreye dağılanlar ne olduğunu anlamadan dayak yeyip kaçacak yer arıyorlardı. Kaçmak çözüm değildi. Her taraf gençlerle dolmuş ve mahşerden kurtulurcasına acılarla bağırıp koşuşturuyorlardı.
Olay çok geçmeden dayaktan nasibini alıp kaçanlar tarafından kaymakama kadar ulaşmıştı. Kaymakam, Jandarma Komutanını da yanına alarak tiyatrocuları apar topar gece yarısı bir arabaya bindirip Antep’e göndermişti. Olayın büyümesi kaymakamında işine gelmiyordu.
Ertesi gün artık Rumların böyle kışkırtıcı tiyatrolarının artık gelemeyeceğini düşünen Cemaati İslamiyye derneğinin üyeleri maarif kahvesinin bahçesinde otururlarken duvarlara asılan yazılar bir anda dikkatlerini çekmişti. Kilis’te gece kulübü açılacağı yazıyordu. Açılış açılıştı ama altındaki iri puntolu yazılar şaşırtmıştı. Daha Rumların tiyatrosunu gittiğine sevinemeden yeniden Rumlar geliyordu. “Açılışı ünlü sanatçılardan Aldo, Kıldo ve Fedon” un yapacağı yazıyordu. Bunlarda yetmezmiş gibi o gece Rum kültürünün küçük bir parçası olan sirtakinin de o akşam yapılacağı.(Sirtaki Rumlar tarafından oynanan bir tür tabak kırma oyununa verilen ad) Hem de bir çok tabak kırılacağı yazıyordu.
Gençler düşünmekten ağızlarını bıçak açmamıştı. Öylece 1 saate yakın kalakaldılar. Ne olursa olsun Hasan Kamil ve arkadaşları bunların artık yazıdan öte gitmeyeceğini kafalarından geçiriyorlardı. Müslüman Mahallesinde Salyangoz satılmayacaktı. Bu böyle de olmalıydı. O yazıda duvarlara asılan ve ondan öteye gitmeyen bir yazı olarak kalacağına kanaat getirmiştiler.
Mustafa Kemal Atatürk, bu olaylardan sonra 28 Mayıs 1919’da Valiliklere ve bağımsız mutasarrıflıklara bir genelge göndermiştir.
İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgali karşısında “Milli varlığa karşı vurulmuş olan bu korkunç darbeye karşı açıktan açığa bir tepki gösterilememişti. Milltin bu haksız darbe karşısında sessiz kalması elbet kendi lehine yorumlanamazdı. Onun için milleti uyarıp harakete getirmek gerekirdi.” Diye tepkisini belirtmişti.
Hasan Kamil ve arkadaşları gibi mücahitler Atatürk’ün bu genelgesinden tam 11 gün önce 17 Mayıs 1919 da bu tepkiyi göstermişlerdir. Bu tepki Kilis’te değil de İzmir’de olsaydı İzmir işgal edilmeyebilirdi.
Böyle kahramanlar, mücahitler var oldukça bu millette var olacaktır.
on 16 Feb 2008 at 1:11 am#12FurkanKARTAL
Bir gömleğiniz var, bembeyaz.Onu giymeyi seviyorsunuz, ama kirlenmesinide istemiyorsunuz.Bir gün üstüne bişey döktünüz, önemsediniz veya önemsemediniz, o kirlendi bi kere.”Yıkarım, geçer” dediniz ve yıkadınız.Tam anlamıyla o lekeyi yok edecek bir deterjan bilmiyorum.Azcıkta olsa leke kaldı tabi.Siz giymeye devam ediyor, üstünüze başınıza bişeyler dökmeyi sürdürüyorsunuz.Ama her seferinde istediğiniz kadar yıkayın, her tarafı leke içerisinde.Bir gün bakmışsınızki o gömlek giyilmez halde.Ama siz inatçılık yapıp yine giymek istiyorsunuz.Hiç düşünmüyorsunuz sizi dışarıda o şekilde görenler size nasıl gülerler?, ne derler?, ne düşünürler? Siz sadece sevdiğiniz gömleğin peşindesiniz halbuki.
Ta ki o gömleğin kirlendiğini anlayıp, çöpe atana kadar.
AŞKIMIZ MEĞER YALANMIŞ…
Daha 12 yaşındaydım,6. sınıfta bir kız gelmişti sınıfımıza,sarı-siyah saçları kara gözleri ve güzelliğiyle,herkez onu hayal ediyordu ben ise ona olan aşkımı itiraf etmeyi beceremiyordum bir türlü kendime güvenemiyordum ya kabul etmezse? samimi olmasakta arkadaştık bize gelir giderdi kız arkadaşıyla beraber sohbet ederdik 1 yıl böyle geçti, sınıfımdan bir arkadaşımla çıktı,bende o zamanlar kahrolmuştum,hayatımın ışığı sönmüştü…
13 yaşındaydım artık 7.sınıfa geçmiştik bu yıl samimi olmuştuk ama hep onu kıskanıyordum,onun hayallerini kuruyordum,geceleri yatmadan önce dua eder Allah’tan beni sevmesini,benimle olmasını diliyordum…
birgün arkadaşıyla bize gelmişti oda bizim sınıfımızdaydı,neyse ben artık itiraf etmeliydim o başka odadaydı,diğer arkadaşıda yanımdaydı bir kağıda seni seviyorum diye yazdım arkadaşına verdim oda götürüp kağıtı verdi. kalbim güm güm atıyordu acaba ne olacak diye,ve arkadaşı yanıma geldi kağıda baktım ve bu sözü hiç unutamam! ”bende,bende seni çok seviyorum canım” yazıyordu, o anda kalbim duracaktı sanki,yanıma geldi hiçbirşey olmamış gibiydi,artık biliyordu onu sevdiğimi düşündüğüm gibi rahat değil dahada çekincen davranıyordum ama içimi bir bilse neler vermezdim ona sarılıp seni seviyorum diye haykırmayı,o gün böyle geçti,aynı mahalledeydik bir arkadaşımın evinin önündeydik oda yanıma geldi ne yapıyorsunuz dedi bizde o arada meyve suyu içiyorduk onada ikram ettim, elimle sanki tahtaya yazı yazarmış gibi seni seviyorum yazdım oda ”bende” dedi.. o anda çok mutlu olmuştum artık beni gerçekten seven biri var diye düşünüyordum…
birkaç haftadır beraberdik o bize gelirdi beraber otururduk ama hiç yalnız gelmezdi hep o arkadaşıyla…
bir kere olsun sarılamadım doyasıya hep bunun özlemi içerisindeydim….
hayat hikayemin sonu; sebepsiz nedenlerden dolayı ayrıldık,ama ayrıldık bile demedik birbirimize,hiçbir şey olmamış gibi hayat devam ediyordu,ben düşünüyordum,beni seven biri var diye ama yinede şunu anladım herşey yalanmış… gerçek aşkı bulmak zor şu an 16 yaşına bugün girdim 19 Mart 2008 doğum günüm kimse yok yanımda, annem bile dışarıda arkadaşlarıyla, yanlızlığım ve üzgünlüğümden dolayı bu hikayeyi yazdım…
ve halende ”O”nu unutamıyorum…
on 03 Apr 2008 at 1:44 am#14karayagiz
EDA, LALE ve ARILAR ( İlk Okul Seviyesi )
Hendek’in Kadifekale köyünde 10 yaşında Eda diye bir kız çocuğu yaşardı.Sabahları erkenden kalkar ve okuluna giderdi,okuldan döndükten sonrada köyün dağlarında, kırlarında oynamayı çok severdi.Bir gün kırlarda çilek toplarken, uzak bir ağacın dalında büyük bir arı peteği gördü ve hemen yanına gitti.
Önce arıların hareketlerini inceledi sonra yerden aldığı bir sopayı arıların olduğu peteğin içine sokmaya başladı.Fakat sopa peteğe yeteri kadar uzanamadığı için yerden aldığı bir taşı peteğe doğru fırlattı.
Arılar bu olan bitene hiç sevinmemişlerdi doğrusu…Fakat Eda petek içerisinde yaşayan arıları merak ettiğinden sebepsiz yere onların yuvasını aşağıya düşürüp yakından incelemek istedi.
Beş dakika sonra ağacın gövdesine 1 metre kadar tırmanıp elindeki sopayla peteği düşürmek isteyince arıların biri Eda’yı kolundan sokuverdi.
Eda o an dengesini kaybedip ağaçtan aşağıya düşüp kolunu incitti.Eda acılar içinde kıvranırken az ötede çilek toplayan arkadaşı Lale yardımına koştu ve onu arıların hücumundan kurtardı.
Lale,Eda’yı hemen az yukarıda bulunan küçük borulu su çeşmesine getirip elini yıkadı ve Eda’nın elini çeşmenin soğuk borusuna değdirmesini söyledi.
Çok soğuk olan demir boru,Eda’yı biraz üşütmüştü ama Lale’nin ‘demirin arıların soktuğu bölgeye değdirilmesinin şişkinliği indireceğini’ söyledikten sonra bu soğuğa dayanması gerektiğini anladı…
Lale , Eda’ya bir daha hiçbir hayvanın yuvasını bozmaması gerektiğini anlatıp arkadaşı Eda’ya güzelce nasihatlerde bulundu.Eda’da hatasını anlayıp bir daha hayvanlara kötü davranmayacağına dair söz verdi…
O gün, bugündür Eda hiçbir hayvanın yuvasını bozmadı…Ve hayvanları çok sevdi…
bir çöldeyim.güneş bana oyunlar ediyor ve düşüyorum.sonsuz bir sükunet ve sıcak.insanlar görüyorum ve sonra kayboluyorlar.boğazımda bir cehennem var.ancak bana işkence etmek için gönderilmiş olan bir düş biran için peşimi bıraksa ,hemen işkenceye devam ediyor.kaç gündür çöldeyim.çölün aklında…
***
ambarları doldurun dedi Yusuf
kuraklık olacak
…
ambarları doldurdular.işte biraz ötede duruyor bu ambarlar.içleri buğday dolu.ve hemen yanında Nil.tanımsız bir istekle ona doğru koşuyorum ancak
kıyılarına girer girmez kana dönüşüyor Nil.gözlerimi kapayıp avucuma dolduruyorum suyu ve içiyorum…kırmızı bir sıvı akıyor boğzaımdan…bu şekilde
iki gün dayanıyorum ve ölümün arefesi gördüğüm bir sabah beni buluyorlar…
***
ve kana dönüştü nehirler…
direndi Firavun…
***
bir devenin sırtında götürüyorlar beni.çadırlara gelince duruyoruz ve beni bir çadıra bırakıyorlar.aklımda Yusuf`un ambarları var.tıka basa dolu ambarlar.
ve Nil…sen kana dönüştün ve melek atladı kapı girişlerinde kan olan evleri.ilk doğanları aldı.beni doyur çöl…
***
çadırın içi serin ve beni diriltiyor.
***
bir uğultu şeklinde geliyor sözler
ve deve ağırlığımdan çöküyor…
***
beni bengisu ile arındırıyorlar,kulağıma sözler fısıldarken..bu sözler bir günün gelişiyle ilgili.çöl titriyor.ben bunu nasıl taşırım?.çadıra ayartıcı geliyor ve onun gelişini anlıyor kadınlar.ayartıcı çadırın çanını oynatıyor.hummaya tutulmuş gibi titriyor ve dillerini ustaca oynatarak çığlığımsı bir sesler töreni başlatıyor kadınlar.biri bana doğru eğiliyor.göz çukurları gözbebekelerini yutuyor kadının ve kadın bana bembeyaz bir gözle bakıyor.zılgıt..kumlar havalanıyor..çadırlar titriyor…
***
omuzları üzerinde taşıyorlar cesedini
Firavun`nun
kara elbiseli kadınlar
ağıt yakarken…
***
ayartıcı bana yaklaşıyor ve beni havaya kaldırıyor.çöl altımızda kımıldıyor gibi. ilk öfkesi geliyor fırtınanın.beni bırakıyor sonra ayartıcı ve düşüyorum.kadınlar korkmuyorlar.biri bana birşey içiriyor ama bu su değil.beni kendime getiriyor bu sıvı.
***
birkaç gün sonra onlara ambarlardan bahsediyorum.Yusuf`un ambarlarından…çoklarının onu aradığını söylüyorlar ve çok azının yaklaşabildiğini…
-bana bir rehber verin ve su, diyorum,“üç yıldır beni buraya çağıran rüyalar görüyorum..Yusuf`un ambarlarını görüyorum bu rüyalarda ve sonra ayartıcı
dikiliyor karşıma.şimdi söyleyin bana,nasıl geri dönerim artık…
-çöl seni bir rüyadan daha fazla sarsar,diyor bir adam ve ekliyor,Yusuf`un ambarları sana mezar olur…
-çöle çekildim ben,iradem uçup gitti ve buradan dönemem,bana bir rehber verin,ambarları bulabilirim
-bir rehber çölde hiçbirşeydir,diyor adam,kimse seninle gelmez ve eğer gideceksen bunu tek başına yaparsın..adamın bu sözleri içimin titremesine neden oluyor..çıkmak için çadırın çıkışına doğru yürüyorum.ancak çok güçsüz olduğum için yere düşüyorum ve sürünerek çıkıyorum dışarı ve bağırıyorum,“ambarlar! Yusuf`un ambarları!..bana göründünüz..sizi bulmama izin verin..Yusuf!..duyuyor musun beni?…bulacağım Yusuf,ambarlarını bulacağım…
***
bu bütün gücümü tüketiyor ve kendimi çadırın içinde benim için hazırlanmış yatakta buluyorum.aylarca bu çadırda kalıyorum,ancak aklımda ve rüyalarımda birtek şey var…
***
Nil`in kıyısına indi Yusuf
ve bir yazgı buldu
bana gönderdi Yusuf…
…
(2)
kapanıyor gökyüzü
ve yağmur vermiyor
…
***
uyuyor üç aydır
gözkapaklarında piramitler
söyle ona uyansın Yusuf!
***
( uyku onu esir alıyor ama bu çölün işi!)
***
bana doğru eğilmiş gülümseyen bir yüz görüyorum.bir çocuk.kum yüzlü bir çocuk.sonra yüzü dağılıyor.hatırla!,diyor bana yüksek bir sesle,hatırla
neden buraya geldiğini!…sonra yeniden çöl beni koynuna alıyor ve bu haftalarca devam ediyor.sayıklamalar ve sanrılar.çöl şekil değiştiriyor.
***
hatırla!,dedi çocuk,buraya neden geldiğini hatırla…
***
(büyük bir çadıra alıyorlar beni.bu bir çöl hastahanesi)
***
diğer uluslardan gelen bir gezginim onlar için ve Yusuf`un ambarlarının rüyalarına girdiği bir başka kişi.tenimde sıcak eller deviniyor.tedavi çöl
sıcağında imkansız ama çöl gece çok soğuyor.titriyorum.
***
(babamı hatırlayış!)
bak şu gördüğün yerlere çöl denir ve orada su çok azdır.bak bu hayvanlarada deve denir.çok güçlü hayvanlardır develer ve uzun birsüre susuzluğa dayanabilirler,diyor babam
ve devam ediyor,şu gördüğünde ölüm ve o seni çölde bekliyor oğlum.bu bir yazgı ve seni rüyalarla çekecek kendine.sakın direnme gelecek rüyalara…
(babam çadırı terkediyor,birkez dönüp gülümsüyor bana)
***
bir yıl sonra artık daha iyiyim.çadırın yakınlarında kısa mesafeli yürüyüşler yapıyorum.kadınlar onlara baktığımı görüp gülerek kendi çadırlarına kaçıyorlar.çocuklar beni inceliyor ve sorular soruyorlar.
hafızam yerinde ancak nadirende olsa sesler duyuyorum ve bu sözler tanıdık yüzlerle şekilleniyor.
***
( artık yola çıkma zamanı!)
***
kimse inanmıyor hala aynı şeyi istiyor olmama ve delirdiğimi düşünüyorlar.varlığıma bir mantra olarak işlenmiş şu sözleri duymadı onlar çünkü,“..şu gördüğünde ölüm ve seni çölde bekliyor oğlum!“.sonunda bir iç yönlendirilişe uyarak çölün kuzeyine doğru yola çıkıyorum.ambarlar nerede?..Yusuf`un ambarları…
***
ay yol gösteriyor bana
ambarlardan koku taşıyor rüzgar…
…
yine günlerce yürüyorum diriltilmiş bedenimle.omuzuma bir el dokunuyor ve irkilerek dönüyorum ve seni görüyorum.sonra babam kulağıma o sözleri fısıldıyor,“şu gördüğünde ölüm ve seni çölde bekliyor oğlum!“..ölüm bir resim üzerinde anlamsızdı.çöl yada başka birşeyde.ancak şimdi beni caydırmaya yada delirtmeye uğraşan çölün ruhu ,bütün bu şeyleri elle tutulur bir hale getiriyor.çantamdaki su azalıyor giderek. babamın devasa elleri bana ölümü gösteriyor,“işte şurada!“.ne kadar zamandır yürüyorum?..yönüm hala kuzey mi?…bir bulut gelip başımın yarım metre üzerinde duruyor ve benim yeni gölgem oluyor…
***
akrepler bir vadide toplanacaklar
gog ve magog
gün geldi deyince!
***
bir çadır topluluğu görüyorum.ancak susuzluktan ölmem çok yakın bile olsa ve açlık kumları yememede neden oraya ,o çadırlara gidip zaman kaybedemem..
***
( çöl konuşuyor!)
-oraya gidipte ne yapacaksın? diyor çöl
-bilmiyorum…yinede izin ver göreyim…
-eğer yarına kadar hayatta kalmayı başarabilirsen oraya gidebilmeni kolaylaştırırım…
-kalırım,yarına kadar hayatta kalırım…sözünde duracaksın çöl,öyle değil mi?…çöl bu sözlerim üzerine bir fırtına yaratıyor ve beni içine alıyor..beni uzaklara savuruyor.
tedavi edildiğim yerde buluyorum kendimi..bir çadırdayım ve beni tedavi ediyorlar.bana doğru eğilmiş ve gülümseyen çocuk birşey isteyip istemediğimi soruyor,donuk gözlerle bakıyorum çocuğa ve
o anlıyor.usulca çıkıyor çadırdan.o çıkınca yarına kadar hayatta kalacağıma söz veriyorum kendime ve hemen sonra oraya doğru,Yusuf`un ambarlarına doğru yola çıkmaya hazırlandığım anı düşlüyorum…
***
(yolculuk başlıyor…)
…
(son)
çöl direnmeme şaşırdı.kumlarını çekti altımdan ve çöl bir bahçeye dönüştü.ileride ambarları gördüm.ağaçlar arasında.ambarların dışı açağların gölgesiyle siyaha boyanmış gibiydi.yaklaştım.titredim ve sonunda ambarlardan birinin dev gibi kapısına yaklaştım.tam üç ambar vardı.kapyı açamayacağım belliydi ve hiçbir denemede bulunmadım açmak için kapıyı.sonunda tuzak kendini belli ediyor.ambarlar bomboş.bahçe kayboluyor sonra ve kum beni içine çekiyor,derken uyanıyorum.suyum çok az…
***
saçlarının uzamasını bekle Yusuf
sonra kes onları ve at yukarıya
tırman ve kurtul…
***
su yanıbaşımdaki bir çömlek sürahi içinde.serin bir nefes iniyor içimdeki ölüme ve ölüm kaçmaya başlıyor benden…
***
( uyanıyorum bir çöl sabahına!)
bedenim görece iyi.çantama deve bağırsağından yapılmış kaplarla su koyuyorum.gitmemem yolundaki dileklere kör ve sağırım.yola çıkıyorum.hiçbir düş yok.bir samsara yaratıyor beynim ama hemen sonra aklımın ipleri bir hedefle geriliyor.kollarım ter içinde.çadırlardan giderek uzaklaşıyorum ve birsüre sonra tamamen kayboluyor çadırlar.
***
çöl:sen cılız bir bedensin ve nerede olduğunu bile bilmediğin ambarları bir çölde arıyorsun!
güzel bir kadın şekline girmiş kum: dudaklarımdan iç şarabı ve unut ambarları…
bir çöl akrebi: ben bir ölümüm burada ama sana şaşırıyorum!
sıcak ( bir çocuk bedeninde) : derin inceliyor giderek ve sana eğildikçe güneş, bizi görüyorsun ,ama artık geri dön,çadırlara dön,hemen şu tepenin ardında bıraktığın çadırlara!
güneş ( eğilerek başımın üzerine): sonsuz evrenden şu dünyaya bakıyorum önce, çöle bakıyorum sonra ve aklını yitirmiş biri yürüyor öleceğini bilerek az sonra!
( gücümü toplamaya çalışıyorum ve bu yüzden susuyorum,ancak konuşmaya karar veriyorum)
ben ( öfke içinde) : ne yapacaksanız hemen yapın yada gamlı baykuşlar gibi bana bildiklerimi söyleyip durmayın..ey tepelerde oturan güneş!…Yusuf`un ambarlarını gördüğün muhakkak ve söyle bana hangi tepenin yada tepelerin ardında,burada sadece kum var.kum ,kum ve kum…
güneş ( kumları yakarak) : bilmen gereken başka şeylerde var!…ambarlar şu tepenin ardında,şu bininci tepenin
ancak seni beşinci tepede ölüm bekliyor..şimdi dua et sana `man ekmeği` yollasın gök tanrı ve birazda su…
akrep ( gülerek!) : su onu umutlandıracaktır ey güneş!…ancak bu kör bir umut ve dördüncü tepeden sonra dizlerinin bağı çözülecek…çünkü kara elbiseli ölüm ona görünecek ve o kumları
avuçlayacak terk etmemek için dünyayı!
( hava aniden kararır ve yağmur başlar)
yağmur ( güneşe gözdağı vererek…) : güneş,akrep,sıcak ve kadın!… bilin şunu,o gök tanrının takdirini kazandı ve azmi kutsandı görünmeyen yerlerinde evrenin..ancak siz onu korkutmaya çalıştıkça gök tanrı ona yardım edecek ve ambarları bulacak!
güneş( bulutları aralayarak ) : şu bulutlarını çekte birazda ben konuşayım ey yağmur!..tenine düştükçe umut veriyorsun ona ve yazgısını unutuyor sonra.oysa babası göstermişti ona çocukluğunda bir haritada,“işte şurada öleceksin!“ diye..işte o yer burası ve sen biliyorsun bunu yağmur…
( hava artık `ışık olsun!“ emrinden önceki gün gibidir)
***
uyan!..kalk ve ambarlara doğru yürü..ambarlar belki var belki yok!..bu önemli değil.kalk ve yürü!..su göreceksin ileride..korkma serap değil gerçek su.iç ve yüz o suda.sonra devam et yürümeye…
***
ay ve güneş bir mabede kapanmış
ve ötmeye başlamış boru
İsrafil`in düğününde…
***
hala yürüyorum!…ambarlar bir efsane mi bilmiyorum ve artık bunun önemi yok…çöldeyim ve ambarları arıyorum.
sen kendi ambarlarını ara!..onları kendi çölünde ara.odandaki bir çölde yada başka biryerdeki…
***
Yusuf`un ambarları asla bulunamadı.ve anlatılanlara göre bazı yolculara bir adam görünürmüş çölde.adam gelip onlara ambarların yerini sorar
ve sonra cevabı almadan bir yöne doğru yürürmüş telaş içinde.bu yön değişirmiş her anlatıda, kuzey,güney…
…
on 19 Apr 2008 at 11:55 am#16ahmedim
BU DA GEÇER
AHMET ÖLÇER
Mehmet nice zorluklarla büyümüş, delikanlı olmuştu. Evlenecek çağa geldiğini düşünüyordu. Lâkin evlenmek için çaldığı kapılar, hiçbir şeyi olmadığından yüzüne kapanıyordu. Allah’tan ümit kesilmez diyerek pes etmiyor, günaha girmekten korktuğu için evlenmekten de vazgeçmiyordu. Son bir ümitle köyün zengini olarak bilinen ihtiyarın yanına gitti ve içini şöyle döktü:
“Benim hiçbir mal varlığım da, beni himaye edip barındıracak kimse de yok. Bu güne kadar çeşitli işler yaparak Allah’ın yardımıyla geçinmeye çalıştım. Evlenme çağına geldim. Münasip biriyle evlenmek istiyorum. Fakat yoksul ve kimsesiz olduğumu öne sürerek bana kız vermiyorlar. Bir miktar borç verseniz… Sonra ben çalışır size öderim.”
İhtiyar bu saf ve kalbi temiz delikanlıyı dinledikten sonra şöyle der.
“Keşke param olsaydı da sana karşılıksız verseydim evlâdım. Ben köy halkının bildiği kadar zengin değilim. Bir senelik gıda ihtiyacımı karşılayacak kadar tarlam ve ekin zamanı o tarlayı sürmekte kullandığım iki de öküzüm var. Başka da bir şeyim yok.”
Genç Mehmet diretir:
“Öküzlerden birini bana verin, onu satıp parasıyla evleneyim. Ekin zamanına kadar çalışır öderim. Şayet ödeyemezsem öküzden boş kalan yere geçer, boynumda sabanla tarlayı ben sürerim.”
İhtiyar sözlerinde apayrı bir tatlılık sezdiği delikanlıyı kıramaz ve peki deyip öküzün birini verir.
Mehmet artık evlidir. Köyün hem ahlâk hem de güzellik timsali kızlarından biriyle evlenir. Hayatını mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürmekte, bir yandan da ihtiyara olan borcunu ödemek için var gücüyle çalışmaktadır. Ekin vakti gelmiş çatmış Mehmet bir türlü parayı denkleştirememiştir. Verdiği sözü tutmak üzere ihtiyarın yanına gider. İhtiyara:
“Size borcumu ödeyeceğimi aksi halde diğer öküzün yanına geçip tarlayı süreceğimi söylemiştim. Evlilik benim düşündüğüm kadar kolay değilmiş. Ekin vakti gelmesine rağmen parayı biriktiremedim. Buraya sözümü tutmak için geldim.” der.
İhtiyar şaşkın bir şekilde:
“İyi dersin de evlâdım seni sabanda gören köylü ne der? Ben nasıl cevap veririm?”
Mehmet “Siz onların söylediklerine kulak asmayın. Size çıkışan olursa siz “ona sorun” diyerek beni gösterin. Ben cevap veririm.”
“Peki, Sen bilirsin” der ihtiyar.
Mehmet boynunu geçirir sabana başlar tarlayı sürmeye. İhtiyar arkadan sabanı itmekte, öküzle beraber Mehmet de çekmekte ama yanındaki öküzle bir değildir ki Mehmet. Günler geçtikçe boynunda ve omuzlarında yaralar çıkmakta gittikçe zayıflamaktadır. O yine yaratanına devamlı şükürler etmekte “Belâyı veren onu almaya da kadirdir bu da geçer elbet.”diye söylenmektedir.
O sırada yoldan geçmekte olan bir atlı Mehmet’in halini görünce merakını yenemez ve ihtiyarın yanına giderek biraz da kızgın bir şekilde ona:
“Ayıp değil mi Bey Amca utanmıyor musun? Gencecik delikanlıya eziyet ediyorsun. Bu yaptığın insanlığa sığar mı?” diye çıkışır
İhtiyar sesini çıkarmaz ve “Bana bir şey söyleme” der. “Git kendisine sor.”
Mehmet de yolcu olduğu anlaşılan bu adama günah işlemekten korktuğu için evlenmeyi düşündüğünü parası olmadığından kendisine kız verilmediğini, ihtiyardan borç olarak bir öküz alıp sattığını ve o öküz parasıyla evlendiğini, borcunu zamanında ödeyemediği için de sabana kendi isteğiyle geçtiğini anlatır.
Atlı da sevmiştir Mehmet’i. Kuşağındaki keseyi çıkarıp önce ihtiyarın öküz parasını verir. Sonra ona da biraz para verip, o parayla bereketli olması hasebiyle koyun almasını tavsiye eder. O da atlının dediklerini uygular.
Mehmet’in mal varlığı gittikçe artmaktadır. Ovalara sığmayan sürüleriyle, emrindeki hizmetçilerle köyün ağası oluvermiştir biranda ama o hiçbir zaman gurura kapılmıyor, nimeti vereni unutmuyordu. Zekâtını fazlasıyla dağıtıyor, köyün fakirlerini araştırıp geçim sıkıntılarını gideriyordu. Özellikle de kendi geçmişini unutmuyor, evlenecek yaşa gelip de evlenemeyenlere yardım ediyordu.
İki de erkek çocuğu olmuştu. Her şey verilmişti kendisine. Servet, şöhret, sıhhat ve iki çocukla süslenen huzurlu bir aile… Seneler sonra yine aynı köyden geçmekte olan o atlı bu kez Mehmet’i o zenginlikle görünce kendisine: “Bakıyorum da hiçbir sıkıntın kalmamış. Bundan sonra rahat bir ömür sürersin” der. Mehmet de “şükürler olsun hiçbir sıkıntım yok ama sen yinede öyle deme. Bunları veren Allah elbette almaya da kadirdir. Buda geçer” diye cevap verir. Mehmet’in cevabı atlıyı şaşırtmıştır. Yine de sesini çıkartmadan atını dizginleyip uzaklaşır.
Aradan fazla bir zaman geçmemişti ki büyük bir afetin ortasında kaldı. Bir yandan fırtına bir yandan fırtınayla beraber azgınlaşan seller bütün malını yutup götürmüştü. Elinde avucunda ne varsa akan sele kaptırmıştı. Geriye sadece eşeği kalmıştı. O yine devamlı dua ediyor kendi ve ailesinin canına zarar gelmediği için yaratanına şükrediyordu. Köy ağası Mehmet afetten köyün en fakiri olarak çıkmıştı. Hanımına şöyle dert yanıyordu: “Hanım biz köyün en zenginiyken şimdi en fakiri olduk. Sadaka ve zekât dağıtırken muhtaç duruma düştük. Ben artık bu köyde kalamam. Uzak bir köye gidip oraya yerleşelim. Rızkımızı başka yerlerde arayalım.”
İki çocuğunu eşeğe bindirip kendisi de hanımıyla beraber yola koyulur. Köy köy kasaba kasaba iş aramaya başlarlar. Uğradıkları köylerden birinde çoban aradıklarını ancak köyün dışındaki kulübeden başka kalacakları yerleri olmadığını söylerler. Mehmet de kabul edip işe başlar. İlk önce kulübeyi tamir edip güzelce temizler sonra da vakit kaybetmeden işe başlar.
Mehmet dürüstlüğüyle ve işine olan bağlılığıyla burada da kendini köylüye sevdirir. Köylü başı her derde girdiğinde Mehmet’e koşar canı sıkıldığında Mehmet’e koşar, emanet bırakacak biri mi lâzım akla ilk gelen Mehmet’tir. Kısacası köylü her işini Mehmet’e yaptırmaya alışmıştır.
O günlerde yabancı olduğu anlaşılan bir adam köye gelir. Köylüye elbisesinin yırtıldığını diktirmek için usta bir terzi aradığını söyler. Onlar da kendilerinin pek beceremediğini ancak köyün dışındaki kulübede oturan Mehmet’in hanımının iyi terzi olduğunu söylerler. Yabancı eve geldiğinde Mehmet evde yoktur Mehmet’in hanımı yabancının elbisesini güzelce diker temizler. O da teşekkür ederek oradan ayrılır, ama yolda kalbine kötülük dolar. Şeytana uyup geri döner Mehmet’in hanımına: “Yolda Mehmet’e rastladım çok zor durumda sürüsüne kurtlar musallat oldu yardıma gitmeliyiz.”der. Hanım da yabancının sözüne inanır çocuklarını evde bırakıp aceleyle kocasına yardıma koşar atının terkisine binip gözden kaybolur. Mehmet döndüğünde çocuklar babalarına: “Bir adam geldi. Önce elbisesini diktirip gitti sonra tekrar gelip senin sürülerine kurtların saldırdığını aceleyle annemi çağırdığını söyledi ve annemizi alıp gitti. Mehmet’in başı ellerinin arasındadır çocuklarına: “Yavrularım adam annenizi kaçırmış. Benim başıma hiçbir belâ gelmedi. Adam yalan söylemiş annenizi kandırmış.” Çaresiz bir şekilde köylüye mallarını tek tek teslim eder. Hepsiyle helâlleşir ve oradan ayrılır. Bu sefer de köy köy, kasaba kasaba hanımını arar, ama o bu kadar sıkıntıya rağmen yine de Allah’a şükredip ondan yardım istemekte ve derdi veren Allah dermanını da verir elbet bu da geçer” der.
Böylece dolaşırlarken bir nehrin kenarına varırlar. Karşı yakasına geçeceklerdir, ama nehir azgın bir şekilde akmakta, yol vermemektedir. Mehmet ilk önce büyük oğlunu karşıya geçirir orada bırakır ve döner küçük oğluyla eşeğini alır. Nehrin ortasına varmıştı ki gözlerine inanamaz. Bir kurt oğlunu kaçırmaktadır. Telâşla büyük oğlumu kurtarayım derken küçük oğlunu da nehrin ortasında bırakır. Nehrin azgın suları oğulcağızını alıp götürür. Mehmet öylece kalakalır bir oğlunu kurda bir oğlunu da nehrin azgın sularına kaptırmıştır. Çaresiz bir şekilde dolaşmaya başlar. Bir umutla karısını ve çocuklarını arar durur. Böylece seneler geçer. Mehmet yaşlanmaya başladığını hisseder. Saçına sakalına aklar düşmeye başlamıştır. O geçirdiği uzun yıllar, o gezdiği şehirler, beldeler, ülkeler kendisini bir hayli yıpratmıştır. Mehmet yine de azminden bir şey kaybetmiyor, karısını ve çocuklarını bulma ümidini yitirmiyordu.
Bir gün uğradığı şehirlerden birinin girişinde büyük bir kalabalık görür. Neler olduğunu anlamak için kalabalığa yaklaşır. Bu sırada bir ak güvercin gelip Mehmet’in omzuna konar. Kalabalıktan uğultular yükselmeye başlamıştır. Kendi aralarında;
“Bu da kim böyle? Saçı sakalı birbirine karışmış, elbiseleri yırtık pırtık, hali perişan. Bu olmaz bir daha deneyelim” derler. Mehmet’in omzundan kuşu alıp tekrar uçururlar. Kuş döner dolaşır yine Mehmet’in omzuna konar bir daha denerler yine Mehmet’in omzunda. Meğer o günlerde ülkenin kralı ölmüş. Halk da adet olduğu üzere beyaz bir güvercin uçurur güvercin kime konarsa kral o olurmuş. Talih kuşu bu sefer Mehmet’i bulmuş. Mehmet ülkeye kral olmuş.
Mehmet kral oldum diye hemen yan gelip yatmaz. “Mademki halk bana bu görevi verdi en iyi şekilde yapmam lâzım” der. Her gece vezirleri ve diğer devlet erkânını çağırıp toplantılar yapar. Halkın arasına karışıp dertlerini dinler ve böylece devleti âdil bir idare ile yönetmeye başlar. Halk yeni kralını çok sevmiştir. Böyle birden bire çıkıp gelen biri nasıl olur da devleti böyle güzel yönetebilir. Onun Allah tarafından gönderilen bir melek olduğuna dahi inananlar vardır.
Mehmet gece yaptığı toplantıların birinde baş vezirini göremez. Ertesi sabah veziri çağırıp toplantıya neden katılmadığını sorar. Vezir de “Efendim benim ev biraz şehrin dışında, eşim de yalnız olduğu için geceleri onu tek başına bırakıp gelemiyorum,. Onun için sizden gece toplantılarından affımı istiyorum.”der. Mehmet izin vermez. “Toplantıların faideli geçebilmesi için senin de katılman lâzım. Ne olursa olsun bu toplantılara katılacaksın. Eğer eşinin başına bir şey gelmesinden korkuyorsan evinin kapısına iki nöbetçi bırak.” der. İşte Mehmet devleti böyle idare eder. Hiçbir gevşekliğe müsamaha göstermez.
Günler böyle gelip geçerken yine o atlıyla karşılaşır. Atlı kendisine: “İstediğin her şeye kavuşmuşsun. Sıkıntın kalmamış. Köyde sefil bir hayat sürerken buraya gelip kral olmuşsun.” der. Mehmet de öyle deme der. Bana önce öküzlük sonra ağalık, daha sonra çobanlık daha sonrada krallık yaptıran Allah her şeye kadirdir. Bu da geçer” Mehmet’in cevabı atlıyı hem şaşırtmış hem de biraz kızdırmış. “Ne zaman senle karşılaşsak, ne zaman senle konuşsak mutlaka sonunda bu da geçer diyorsun. Geçmeyen bir şey var mı bana onu söyle” der. Mehmet de atlıya sorusunun cevabını 6 ay sonra vereceğini söyler. Atlı şaşkın bir şekilde söylene söylene oradan ayrılır.
Vezirin kapısına bıraktığı iki nöbetçi kendi aralarında sohbete dalmışlardır. Biri diğerine başından geçenleri anlatmaya başlar. “Biz iki kardeştik babam köyde çobanlık yapardı. Bir gün bir yabancı evimize gelip elbisesini diktirdikten sonra annemizi kandırarak kaçırdı. Babamla birlikte onu aramaya çıktık. Derken bir nehrin kenarında beni kurt kaptı. Tepeyi aştığımızda köylüler beni kurdun elinden kurtardı. Ondan sonra babamla kardeşime neler oldu bilmiyorum.” Bunları dinleyen diğer nöbetçi gözyaşlarına hâkim olamaz: “Senin o nehir ortasında bıraktığın kardeşin benim. Babam seni kurtarmak için acele edince beni elinden kaçırdı. Nehrin sularına kapıldım. Uzun bir süre sürüklendikten sonra beni de köylüler kurtardı. Babama neler olduğunu ben de bilmiyorum. Onu bir daha görmedim.” İki kardeş ağlayarak birbirlerine sarılırlar. Doya doya hasret giderirler.
Vezirin hanımı içerden bu nöbetçilerin konuştuklarını dinliyordu. Kendisine daha fazla tutamadı. “Yavrularııııım” diyerek gözyaşlarıyla nöbetçilerin boyunlarına sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Siz benim yavrularımsınız. Beni kaçıran yabancı, tebdil-i kıyafetle köye gelen vezirmiş. Beni bu vezir kaçırdı.”diyordu. Nöbetçiler iki sevinci birden yaşıyordu. Hem kardeşlerini hem de annelerini bulmuşlardı. Anne, çocuklarını içeri aldı. Onların karınlarını bir güzel doyurdu. Sevdi okşadı. Yılların çektirdiği acılar yavaş yavaş diniyordu. Oğullarını bulmuştu bundan güzel bir şey mi vardı?
Tam bu sırada vezir içeri girdi. Karısının nöbetçilerle yan yana oturduğunu görünce çok kızdı. Daha bir şey söylemelerine fırsat vermeden ağzına geleni söyledi. “Ben size namusumu emanet adıyorum Siz neler yapıyorsunuz.” diyordu. Derhâl nöbetçilerin idamını emretti. Darağacı kuruldu. İkisi birden sehpaya çıkarıldılar. Cellât tekmeyi vurmadan önce adet olduğu üzere son istekleri soruldu. İki kardeşin hiç umutları kalmamıştı, ama yinede son isteklerini söylediler. “Kralla yüz yüze görüşmek.” Vezir idamın hemen gerçekleşmesini istiyordu. Önce izin vermek istemedi. Ancak yapacak bir şey yoktu. Bu onların son istekleriydi.
Kral iki delikanlıyı dikkatlice dinledi. Tahtından yavaş yavaş indi. Yüreğinin derinliklerinden gelen hıçkırıklara hâkim olamıyordu. İki gencin yanına geldi. Ellerini omuzlarına koydu. “Oğullarım benim ben, sizin babanızım” dedi. Onların babasıydı Mehmet. Yıllardır aradığı çocukları şimdi karşısındaydı.
Artık her şey ortaya çıkmıştı. Mehmet’in karısını kaçıran vezir idam edildi. İşte şimdi istediği mutluluğu yakalamıştı. Karısı da çocukları da yanındaydı, ama bu mutluluk da uzun sürmedi. İki ay geçmemişti ki anîden rahatsızlandı. Yaşadığı hayat kendisini çok yıpratmıştı. Kısa bir süre sonrada öldü. Halk aylarca onun yasını tuttu.
Mehmet’in ölümünden birkaç ay sonra atlı şehre döndü. Sorusunun cevabını alacaktı. Fakat daha şehrin girişinde Mehmet’in öldüğü anlaşıldı. Her yerde matem vardı. Sanki köy de Mehmet’le birlikte ölmüştü. Mezarının başına vardı ve sitem dolu şu serzenişte bulundu. “ ey öküzlük yapan Mehmet, Ey ağalık yapan Mehmet, Ey çobanlık yapan Mehmet, Ey krallık yapan Mehmet. Bu sefer sözünde durmadın. Bu da geçer bu da geçer dedin. Geçmeyen şey nedir? diye sordum cevabını vermeden gittin. Nerelerdesin?” Atlı böyle söylenip dururken bir ses duydu. Bu Mehmet’in sesiydi. “ sorunun cevabı işte burası! ölüm herkese bir defa gelir ama geçmez!”
on 18 Jul 2008 at 11:15 pm#17Rezzan_Leite
TEK DOSTLARIM,MİNİK KUŞLARIM
Sabah güneşinin ışığı perdesinden tam suratına doğru yansıyordu.Daha fazla dayanamayıp yatağından yavaşça doğruldu.Yatağının kenarındaki masada duran sudan bir yudum aldı.Ve kendine gelmesi için yeterliydi.Küçük adımlarla yüzünü yıkamak için lavoboya gitti.Elini yüzünü yıkadı.Başına yavaşça kaldırdı ve suratına baktı.Gençliğinden tek bir eser kalmamıştı yaşlı suratında.Artık ne o aşkları,ne güzelliği,ne endam…Hiçbiri yoktu.Yaşlı suratını görünce her zaman şunun söylerdi”Hey gidi günler hey…ßeni de bu hale getirdiniz…Hey gidi günler Heeyy…”
Kapının kenarındaki bastonunu aldı.Yavaşça mutfağa doru gitmeye başladı.Poşet çayını çıkardı.Ocağa su koydu.Buzdolabını açıp peynir ve domatesi çıkardı.Ekmeği aldı ve yemeğe başladı.Ocakda fokurdamaya başlayan suyu alıp bardağına boşalttı ve poşet çayını içine koydu.Her zaman böyle kahvaltı yapardı.Kahvaltısını yaptıktan sonra masadan kalkmadan”Allah’ım.Sana şükrediyorum.”dedi.
Evin kapısına doğru yöneldi.Elinde küçük bir paket vardı.Lastikten ayakkabılarını giydi.Paltosunu üstüne aldı ve evden çıktı.
Deniz kenarına gidiyordu her zamanki gibi.Deniz kenarında bir banka oturdu ve elindeki pakedi açtı.İçinde kuş yemleri vardı.Yere doğru savurdu.ßirden kuşlar yavaş yavaş oraya yöneldi.”Gelin benim güzellerim.Gelin benim tek dostlarım,gelin”Kuşlar onun hayattaki tek dostuydu.Yaşlı teyze ile her sabah burada buluşurlardı.Yaşlı teyze,kuşların kendisini hiçbir zaman terketmeyeceğini düşündüğünden “tek dostlarım sizlersiniz”diyordu.
Şöyle bir ´ah´ çekti.£ski dostlarını düşündü.Hepsini kaybetmişti.Onları aramış ama ne bir iz ne bir bilene rastlamıştı.Sonra aklına Sadık eşi geldi.”Keşke yaşıyor olsaydın.Keşke ikimizin tek dostları bu minik kuşlar olsaydı”dedi.
Ardından o feci kaza geldi aklına.O lanet olası kaza!O kazadan sonra yaşayan bir ölü haline gelmişti.Bütün her şeyini o kazada kaybetmişti.Tren Kazası!O tren kazasında ne dostları kalmıştı,ne de sevdiği,kaderi,aşkı kalmıştı.Tek o kurtulmuş olsa bile o bir ölüydü.
“Allah’ım!ßeni yalnız komadın ama,beni neden almadın yanına…ßeni onlarsız neden bıraktın Rabbim!”dedi.ßu sözlerden sonra kuşlar bir anda gitmeye başladılar.Hiç böyle yapmazlardı,neden bir anda uçup gitmişlerdi?”Durun,nereye gidiyorsunuz?Sizde mi beni terkedip gideceksiniz?”dedi o yaşlı ve kısık sesiyle..
Yaşlı kadın,artık o küçük dostlarınında gelmeyeceği umuduna kapılmıştı.Hayattan o kadar bıkmış durumdaydı ki,onların bir dha dönmeyeceğini düşündü.O yaşlı gözlerinden,küçük bir damla süzülüp çenesine kadar inmişti…Sonra birden gökyüzüne baktı ve kuşla dönüyordu.”O da ne!”Kuşlar daha fazla olmuş yaşlı kadının yanına geliyorlar.Kuşlarla yaşlı kadın arasında artık öyle bir bağ olmuş ki,kuşlar onun dertlerini birazcık olsada unutturmak için daha fazla kuş getirip onu eğlendirmek istemişlerdi.Kadın bunu anladığında,gözlerinden damlalar ardı ardına süzülmeye başlamıştı.Ve ardından şu cümleyi söyledi”Hayata tutunduğum tek dalım,Tek dostlarım,Minik Kuşlarım” dedi ve yüzünde minik bir tebessüm oluştu.O al al yanaklarında gamzeleri,eşinin en çok sevdiği gamzeleri çıkmıştı…..
Biliyormusun! Bir dilenci padişahın kızını isterse bu delilik olur…İşte bende buna benzer bir delilik yaptım ve bir melegi sevdim ve o melegi istedim…Aşk bu işte ne zaman,nerede,nasıl ve hangi şartlarda olacagını bilemiyorsun…Ateşe aşık olmuş ve ateşin etrafında dönen pervane böcegi gibiyim…Ateşe yaklaşsam yanıcam,ateşin yanından ayrılsam kaybolucam…
Mum’a aşık olan pervane böcegi demişki “Mum beni yakarmış, yanarmışım. Bunun ne önemi var. Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar. Gönlümde İbrahim’in ateşi var. Nemrud’un ateşi İbrahim’e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır.
Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır.
Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor. Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı.
Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar.
Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki!
Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım. Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir. Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir?
Dost var iken bana varlık yakışmaz. İşte bunun için can veriyorum. İstiyorum ki, yalnız o var olsun.
Yârim güzeldir, beğenilmiştir. İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın…Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin!
Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok. Bana kâr etmez, tesir etmez. Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer”
İşte bende bu pervane böceginden farksızım…Boynumda takdıgın aşk zinciri,yüregimde yaktıgın aşk ateşi…Zincir kalın kırılmıyor, bogazımda sımsıkı bir halka olmuş,çıkartmak istesemde çıkmıyor…Kalbimdeki ateş,lavlardan oluşmuş bir okyanus,ne kadar söndürmek istesemde sönmüyor….
Şimdi sen söyle! Bu zincirle,bu ateşle nasıl yaşadıgımı anlayabiliyormusun…Sen benim ateşimsin,bense sana aşık olan bir pervane böcegi…İster alevlerini yükselt beni iyice yak,alevlerin dahada büyüsün,istersen sön,küllerin bu bedenimi örtsün…
YAZAN:Cengiz AKALIN….
on 02 Nov 2008 at 8:40 pm#19t.erdemkuloglu
ZEYNEP VE KARDEŞİ
Bir gün Zeynep,kardeşi ve annesi markete gidiyorlarmış.
Markete girdiklerinde Zeynep ve kardeşi bir kitaba bakarken annesi başka bir reyona gitmiş,sonra Zeynep ve kardeşi annelerini
göremeyince Zeynep’in kardeşi ağlamaya başlamış,sonra Zeynep annesinin tembihini hatırlamış.
Zeynep kardeşine:
-Sakın ağlama yoksa kötü niyetli birisi bizi kaçırabilir.
Zeynep ve kardeşi yürürken anne sine rastlamış.
Annesi aldıklarının parasın verip evlerine gitmişler.
Soma Kurtuluş ilkokuluma başladığımın üçüncü sınıfında dikkatimi çekmişti aynı sırayı paylaşmasakta önümdeki sırada otuyordu Yasemin.. simsiyah saçları hafif siyahımsı teni ve o çocuksu hali yapma bir bebekti sanki o yıllarımda ona karşı bir şeyler vardı içimde ama daha ilkokul üçde ne anlardım aşktan? sınıfta burnuma yayılan inanılmaz bir koku vardı hep derdim gezerdim sıraları nedir bu koku meğer bir teneffüs arasında ona ilk defa yaklaştım bilmediğim bir nedenle göz göze geldik ve o mis gibi sınıfı güzelleştiren belki bana gelen koku Yaseminden geliyordu inanılmaz güzellikte gözlerine bakamadım kokusunun cazibesine kapılmışım ki soracağımı da unuttum ne oldu Sami dediğini sadece biliyorum söyleyemedim boğazımdan çıkmadı kelimelerim bakakalmıştı ne anlasın nerden bilsinki kalbimin ona çarptığını ilkokulu hep beraber çalışkan bir talebe olarak bitirdik ama artık sohbetler ediyor ve birbirimizin simitlerini paylaşıyorduk inanırmısınız zil bir çalsa da ben ona aldığım simidin yarısını versem diye çalmasını beklemekten dersi dinlemezdim ve zil çaldığında öğretmen önce dışarıya fırlardım simidi alır o daha çıkmadan ona verir oda yarısını kırar vana verirdi paylaşımcıydık ta o zaman bir gün yine aynı zil çaldı ben fırladım ama bir kız arkadaş başka sınıftan ağlıyordu ona ne oldu derken onunla menkul olurken Yasemin kantine gitmiş ve yanıma geldi elinde kırılmamış simitle al dedi şaşırmıştım Yasemin beni görmüştü ve meşgul olduğumu bilerek simidi benden önce almış yanıma gelmiş ve bana sunuyordu gözlerime inanamadım bilmiyorum nasıl bir hevesle elinden simidi sen bana kır dediğimde sen bana verirmisin dedi ve ben çok tarafını ona verdim oda fazla kısmını bana verdi tam bir paylaşım gösterdi o kadar sıcacık kalbiyle bana veriyordu istem dışı birden o teneffüste sınıf koridorunda kalabalıkta onun yanağına bir öpücük kondurdum bilmeden gözlerime öyle bir baktıki bir şeyler oldu karman karışık şeyler sanki yıldızlar karışıyor dünya ters dönüyor bir şeyler gözlerimizde dönüyordu onunki sini ben benimkisini o sanırım hissediyordu anlık olanlardan elim tuttu dışarıya beraberce çıktık hiçbir şeyi fark etmeden kimselere aldırış etmeden elimi tutmuş dışarıda o kalabalığın arasında yürüyorduk ben sadece Yaseminin sımsıcacık elinin bende olduğunu biliyordum sanki yerde değil de bir melek bizi yukarılarda bulutlarda gezdiriyordu ben bunca hayatımın zamanların da hala o sıcaklığı o muhteşem anı unutamam hala hayallerimdedir ve biz okulumuzu bitirdik yazları birbirimizin evine giderdik ben yüzevlerin oturduğumuz maden evlerinden aşağıdaki Yaseminin mahallesine bir koşuda giderdim nasıl gittiğimi anlamazdım ve her zaman beni pencerenin önündeki sağanlıkta o küçücük yerde beş basamaklı merdivenin üçüncü basamağında oturmuş beklerdi beni gördüğünde gözleri dahada büyürdü tahta sokak kapısını açtığımda açmaya gelirken oda açmaya yardım ederdi bir bütün elma gibi birbirimizin aynısıydık sanki elele sokaktan çıkar sepet Mehmet dedikleri zeytinliğe giderdik o elimi tutmuş seksek oynayan kızlar vardır ya seksek yapıp yanımda zıplardı bizim sanki aşk filmimiz başlamıştı çok büyük özlem ve sevgi yumağı gibi hergün buluşmamızı iple çekerdim biz daha neydik ilkokulu yeni bitirmiş üçten beri bir yumaktık sevgimiz gitgide büyüyor aynı ne düşünüyorsak onu birlikte tekrarlıyorduk negüzel sohbetler ediyor evcilik ağaçların arasında oynuyorduk o ağaç benim evim o diğer iki ağaç ötesinde onun evi vardı o bana misafirliğe gelir bende onu hep kapıda karşılardım ben ona misafirliğe giderken o beni hep kapıda karşılardı sanki büyümüş koca insanlar gibi saygı üst derecede gösteriyorduk hiç birbirimizi kırmadan günlerimiz hızla ilerliyordu zeytinlikteki misafirliğimizde bana tam bir ev hanımı edasında hizmetler eder hal hatır sorardı nede olsa anne babadan gelen misafirlerden gördüklerimiz vardı daha da nazik bir şekilde bana nasılsınız Sami beyciğim dedi ben çok teşekkürler ediyorum yasemin hanfendiciğim derdim okuldan oradan buradan havadan konuşurduk su zaman su gibi akıp gittiğini hiç bir zaman fark etmezdik bir bakmışız maden işçileri yüzleri kapkara ellerinde bir odun sırtlarında ekmek çantaları evlerine gidiyorlardı anlardık ki akşam olmuş aynen normalde büyükler nasıl müsaade isterler aynı oyunu bizde canlandırırdık müsaade ister evden zeytin ağacı evimizden çıkardık unutulmıycak birgünler gelip geçerdi sevgi ağacımız gitgide büyüyor biz farkında değildik çocuksu zamanlar ilerliyordu ve orta okul başlamış aynı sınıfta okumaya devam ettik ve asla birbirimizle yarış yapmazdık okuma konusunda ama her ikimiz yine o güzel evcilik oynadığımız sepet Mehmetin zeytinliğinde birbirimize söz verdik okuyacaktık ve hatta o ne olacak ben ne olacaktım onu da kararlaştırmıştık o ben sınıf öğretmeni olu cam derdi bende ona sen doktor ol ben hastalandığımda bana bakarsın derdim ama ben ilk okul öğretmeni olu cam hep derdi bende matematik öğretmeni derdim kafam çok çalışırdı matematiğe bende o olu cam derdim ona itiraz etmezdi sen de o ol derdi biz ortayı da bu sefer Soma Linyit lisesinde bitirdik artık üç yaş daha büyümüş daha da olgunlaşmış gibi başka kararlar alıyorduk bu sefer gezmelerimiz zeytinlik değil daha ötelere iki oluk tarafınaydı o da epey evden uzaktı çünkü artık belirli bir şekilde büyümüştük artık insanlardan utanıyorduk bir gören olur diye aslında ailelerimiz biliyordu onlar daha çocuk diyorlardı öyle düşünüyorlardı biz birbirimize aşktan sevgiden bahsetme sekte bir şeylerin sanki o yaşta bir şeyleri saklıyor gibiydik ben sevdiğimi ve hatta bir gün ona nasıl aşık olduğumu ta ilk okuldan gelen sevgimi ona söylemek istiyordum ona bunu güzel bir sohbette söylemeyi aklımdan geçiriyordum her seferinde biz oyuna sohbete dalıyorduk hep ilerisini ileride neler yapacağız öğretmen olduğumuzda çocuklara nasıl davranacağımızı konuşurduk unutur giderdim ve birgün elele iken yine iki oluk tarafına giderken öyle elini tutmuş ve sıkmışım ki can cazım hissettiği halde bana bir şey demiyor o acıyı hissede hissede gidiyordu ve o kadar sıkmış ona acı vermişim ki artık dayanamamış ve bana dönüp Sami neden elimi sıkıyorsun bak elime dediğinde ve gösterdiğinde ben dona kalmıştım ama hep giderken o konuşuyor ben nasıl sevdiğimi ona aşık olduğumu ileride neler yapacağımızı hatta seninle öğretmen olduğumuzda evlenmek istediğimizi düşünerek bilmeden istem dışında yaseminimin elini sıkıyormuşum da haberim yokmuş ve bana dönüp onu söylediğinde elini salmışım dünyalar güzelimin bir çalı kenarına gidip ilk kez gözlerinden yaşlar aktığını gördüğümde ben onu ağlatmış olmanın beynimdeki karmaşalıkları görebiliyordum bende donmuş kalmıştım ben onu ağlatmıştım ne yapmıştım inanılmazdı yanına gittiğimde hiç bir şey demeden bana döndü ve kollarını açtığı gibi bana bir sarıldı anlatamam Yasemin bana sarılmıştı ve ağlıyordu gözyaşları omzuma düşüyor beni yakıyordu sanki gözyaşları boynumda bir delik açmış damarlarıma dökülüyordu ben bunu hissediyordum ona sarılmış bende ağladım öyle bir ağlıyordum hıçkırarak asla zamandan faydalanmak için demiyorum sadece o an içimden geldiğini diyorum ve ona seni okadar seviyorum yasemin dediğimi hatırlıyorum ona demiştim seni seviyorum aşkım demiştim defalarca o bana ben ona sarılı kaldığımız zamana kadar seni seviyorum aşkım diyordum o dahada sımsıkı sarılıyor beni kollarınla kendine çekiyordu biz o bir elmanın iki yarısı idik ya sanki elma birleşmiş bir bütün elma olmuşçasına bir birimizi sımsıkıca sarmalıyor tam bir bütündük hiç ayrılmaksızın sarılıyorduk her ikimizden boşalan gözyaşları bilmiyorum derya olmuş gibiydi ve ayrıldığımızda gözgöze geldik ben ellerimle başını her iki şakak kısmından tutuyor yanaklarına ellerimi getiriyor gözyaşlarını siliyordum ve o bilmediğimi yaptı elleriyle gözlerimden çıkan gözyaşlarımı sildi ve kendi gözyaşlarınla karıştırırcasına okşadı bir orda ikimizin gözyaşlarında da birleşmiştik gözlerimiz ağlamaktan şişmişti sarılarak bilemediğimiz kadar sarılarak ayrılmaksızın hep gezdik onun sol kolu benim belimde benim sağ kolum onun boynun da asılı gibiydi biz sevgimizin son en üst seviyesinde o ilk aşkımızın yeşertisiydi sanki ben onun o benim içimdeydi akşam olmuş biz hala ayrılamıyorduk bir zaman birbirimizin yüzüne bakarak sevgimizi aşkımızı itiraf ettik meğer ta o ilk okuldan beri ben onu ilk öptüğümden beri o ateşin o inanılmaz dediğim öpücüğümü unutmamış hep onun hayali varmış kalbinde okadar mutluyduk ki sanki biz uçuyorduk eve geldiğimizde ona yıkık bir evin köşesinde her iki elini ellerimle tutarak aşkım yaseminim her ne pahasına olursa olsun kör de olsak yürüyemez de olsak bu sevgimizi sonsuza kadar benimle evlenmek için sürdürürmüsün benimle evlenirmisin diye gözlerinin içine bakarak söyledim ve bana okadar sımsıcacık sarıldıki başını göğsüme koydu kollarınla sıkarak evet evet binlerce evet diyerek seni seviyorum ve sen benin kocam olacak bense senin sevgili eşin karın olu cam dediğinde dünyalar yıkılmış şimşekler çakmış gökten yağmurlar yağmış karlar altında kalmışım benim umurum da değildi ben hayal edemeyeceğim dünyalar kadar güzel nur tanemle evlenecektim o benim karım olacaktı bundan güzel sevgi ne olabilirdi ve zaman geçiyor biz liseye yine linyit lisesin de okumaya başladık sınıflarımız yine aynıydı kader bizi zaten baştan yolumuzu çizmişe benziyordu ki hep beraber aynı sınıflarda okuyorduk üçüncü sınıfa geldik annemi çok severdim babamdan sinirli olduğundan çok korkardım her şeyimi annemle paylaşırdım ve birgün ona anneciğim ben birini seviyorum ve biz evlenicez öyle karar aldık dediğimde annem şaşırdı oğlum sen daha çocuksun ne evlenmesi hayır biz okuycaz askere gidi cem ve sonra dediğimde kimmiş o kız dedi ve söyledim zaten biliyordu tahmin etmedim değil ders çalışmak bahanesiyle gittiğin kız değimli dedi evet anne dedim ve öyle kaldı sandım sen git onu babama söyle ve babam gitmiş o aileyi sormuş araştırmış ve birgün bana gel oğlum buraya dedi ve buyur baba dedim bak oğlum annen bana anlattı ben onları araştırdım ve onlar alevi imiş dediğinde bense baba alevi ne demek dedim bana bir şeyler anlattı ben anlamamıştım ve bir an dışarıya çıkıp yaseminle buluşmak için fırsat kolluyordum konuşma bitiminde ben çekip gittim buluştuk ona böyle böyle oldu dediğimde inanılmaz derecede öğle bir ağladı öyle ağladı ben hala anlamıyordum aşkım neler oluyor dediğimde Samiciğim biz evlenemeyiz biz evlenemeyiz dediğini çok iyi anımsıyorum neden diyorum o ağlıyordu ve beni bırakmış eve girdi haftanın sonuydu yani Cuma okullar kapanmış hafta tatilimiz girecekti biz hep yaptığımız gibi gezecektik ama yarın oldu gelmedi evine gidiyorum perdeleri kapalıydı Pazar gittiğimde yine kapalıydı ve Pazartesi görürüm dediğimde Yasemin sırada yoktu istiklal marşımız okunuyor benim aşkım Yasemin yoktu delirecektim ellerimden defterler düşmüş farkında değilim ve ben onun evine doğru koşuyordum herkes sınıfa giriyor ben Yaseminimin evine koşuyordum eve geldiğimde hala pencerelerinde perdeler kapalıydı o heyecanla kapıya geldim ve kapıyı çalmaya başladım açan yoktu ne kadar beklediğimi anımsamıyorum o beni beklediği üçüncü basamakta otura kalmış bekliyordum ve bir ara komşunun kızı esma geldi beni görmüş olacak ki yanıma geldi ve sami yaseminler Cuma günü akşamı ablasıyla gittiler dediğinde nereye dedim ve bilmediğini söyledi vurulmuştum neler oluyordu afalladım aptallaştım dünyam başıma mı yıkılmıştı ve günlerce hergün okul çıkışımda evlerine gittim birgün kapıda ablasını gördüm ona yasemin nerde olduğunu söyledim bana o memlekete gittiğini ve oradan da Almanya ya gideceğini söyledi kaynar sular dökülüyordu başımda bir şey diyemeden gitmişim memleketi nerede sormadan kafayı yemiş deliler gibi bir zamana kadar günlerce konuşmadan okul bitmiş ben hala onun kaybına neler olduğunu bilmeden hep onu düşünüyordum günlerim onu düşünmekle geçiyordu kaybetmiş miydim çok zamanlar geçti üniversiteyi kazandım ve Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesinde matematik bölümüne kaydımı yaptırdım dört senem onu düşünmekle geçmişti nasıl okuduğumu birsürü arkadaşlık teklifleri alıyordum ben Yaseminimi düşünüyor onunla verdiğimiz sözün gereğini yaptığımın farkına bile varmadan hayaller kuruyordum kep merasimi olmuş insanlar seviniyor eğlenceler oluyor benim kara kaşlım elma yanaklım simsiyah saçlım pamuk ellim yoktu hani sınıf öğretmenim o yanımda değildi akan gözyaşlarım nerelere gidiyorlardı o beni acaba hatırlıyor muydu bu zamanı ne kadardır görmek istediğini adım gibi biliyordum ama o yoktu kim bilir nerelerdeydi ve ilk görevim çıkmış bir sene sonra askerliğimi yapmış tekrar öğretmenliğime dönmüş yaptığım öğretmenlik yeminine sadık talebelerime dersler veriyordum zaman su gibi akıp gidiyor kardeşim evlenmiş bir diğer kardeşim de evlenmiş ben hala onu yaseminimi bir yerlerde görüp onunla verdiğimiz sözde evleneceğimizin hayaliyle bekliyordum bir sürü teklifler alıyor baskılar yapılıyordu ben hayır diyordum dört yer değiştirdim sadece hep gittiğim yerlerde onu görmek arzusunda kaldım yoktu nerelerde bilmiyordum benzeri bile karşıma gelmedi ben hayatıma küsmüş zamanı gelmişti ve emekli olmak için dilekçe verdim emekli oldum deniz kenarında oksijeni bol suyu kaz dağlarından gelen güzel bir beldeye yerleştim Akçaydı denize giriyor şiirler yazıyordum ve hep turlarla ülkemin bilmediğim yerlerine gidiyordum yine bir gün Karadeniz turuna yazıldım ve Akçay dan Edremit ten insanları otobüse alarak yola koyulduk Trabzon da Uzun göle gittik canlı alabalıklar yedik eğlencelere katıldık günümüz harikulade geçiyordu ve sabah erkende sabahın dokuzunda kahvaltımızı yapıp yaylalara çıkmak üzere arabalara bindik bunlar küçük yirmi kişilik otobüslerdi gidiyorduk nasıl bir yerlerdi o sisli bulutların arasından çıkıyor gökyüzüne daha da yaklaşıyorduk sanki ve o kadar güzel yemyeşil bir yere geldik şahane bir manzarası vardı doyumsuz bir yerdi tertemiz mis kokan havası insanlar taklalar atıyor sevgililer elele geziyorlardı horonlar çalıyor anlıyorlarmış gibi insanlar horon tepiyorlardı ve ben ve bir bayan arkadaş diş doktoruymuş Sami bey gelin bizde şurada bakın insanlar su içiyorlar bir yayla suyu içelim mi dediğinde olur dedim ve çeşmeye doğru gittik sırada insanlar vardı ve bir han fendi su kabını yere su sahanlığına düşürdü ama derinmiş gibi arkasında ben olduğundan alırmısınız diye söylediğinde ben evet dediğimde elimi suya sokar sokmaz beynimde bir tınlamalar zonklamalar oluyordu Allahım neler oluyordu acaba beyin kanamasımı geçiriyordum bilmiyordum yığılmışım kalmışım doktor han fendi beni insanların yardımıyla bir çam ağacının yanına götürmüş ayıltmaya çalışıyorlardı gözlerimi açtığımda doktor han fendi yanımda olduğu halde hala o burnumdan giren enfes kokunun tesirinde kalmış bana bir şeyler olmuştu gözlerimi açtığımda doktor hanım ve karşısında duran su kabını düşüren senelerdir özlemini çeken kokusu burnumu beynimi karıştıran sevgilim aşkım Yaseminim karşımdaydı aman Allahım hayal mi görüyordum gözlerimi kapayıp açıyordum ben yaseminin kollarında gözlerimi açmış ona alttan bakıyordum gözlerinden yaşlar gözlerime damlıyordu doktor hanım bir şeyler anlamıştı ki gittiğini görebildim farkına vardım doğrulmak yaseminime sarılmak gelmiyordu aklıma sanki bir Meleğin kollarında beni uyuyordum yanaklarıma ellerini okşadığını ağaran saçlarıma dokunuyordu döndüm ve sarıldım belki saatlerce ağladım ağladık saçlarına aklar düşmüştü ama aynı hala o güzel Yasemin karşımda gözlerine bakakalmıştım gözlerimiz kilitlenmişti ne kadar gözyaşları dökmüştük ve kalktık doktor hanım gördüklerine anlam vermemişti ki sordu kim han fendi dediğinde zaten anlamıştı görmüştü olanları biz aslında tur arkadaşıydık o da başka bir turla gelmiş biz bir köşede oturduk daha nasılsın demeden her ikimizin ağzından ikimizde evlendin mi evlimisin sözcükleri çıktı her ikimizde hayır evlenmedim ya sen dediğimiz hala kulaklarımda ve bir daha sarıldık sarıldık bir bütün elma gibiydik yine kırılan kalp bütünleşmiş gözüküyordu beraberce arabaya müsaade alarak bindik yanımda idi beraber yan yana koltukta oturuyorduk aşağıya inmişiz ve diğer büyük otobüslere binecektik tur sorumlusuna biz gelmiycez dedik orada da küçük küçük barakalar gibi tahtadan yapılmış iki odalı evlerde kaldık Uzun gölün canlı balık tesislerinde önce bir güzel karnımızı doyurduk gazeteler aldık dere üzerinde köprüden karşı tarafa geçtik derenin şırıltısının bol olduğu yere yakın bir çam ağacının altında gazeteleri serip üzerine oturduk Yaseminim sırtını ağaca yaslamış ben onun bacaklarına kafamı koymuş onu alttan o mis kokan aynı ilk okuldaki ön masada duruyormuşçasına o mis kokusunu çekiyordum hala çok güzeldi hem ona bakıyor hem ağlıyordum oda bana eşlik edermişçesine oda Yaseminim de ağlıyordum gözlerinden dökülen yaşları benim gözyaşlarımla birleşiyor o siliyordu öylece birbirimize bakıyorduk beni kaldırmak için omuzlarımdan yukarıya çekti kolları omzumda başımı çekti kendine beni gözlerini kapamış tam senelerin acısını çıkartırcasına dudaklarımızın birleştiğini hissettim öyle tatlı öyle özlemle öpüşüyorduk ki gözlerim kararıyor hala öpüşüyorduk ben ve o dayanamayacak hale gelince bir daha bir daha öpüşüyorduk bir müddet dona kalmış durduk gözlerimizdeki yaşlarımızı mendiliyle sildi yanına oturmuştum ellerimiz kenetleşmiş sohbete koyulduk o ilk ayrıldığımızdan bu zamana dek o bana özlemini ben ona özlemimi anlattım ve Yaseminimde sınıf öğretmeniydi oda emekli olmuş kader bizi nerede birleştirmişti ilk okulda başlayan aşkımız bizi Karadenizin en zirvesin de en tepe uç noktası olan Sakarsu yaylasında aşkımızı birleştirmişti sorduğumda neden gittiğini bana ağlayarak eve geldiğini ablasına alevi olduğumdan babası olmaz dediğini söylemiş kızım bu iş olmaz demiş bu büyük aşkın durumunu bilmeden onu almış annelerine götürmüştü köylerine orada okumuş öğretmen olmuştu bana hepsini her gününü anlatmıştı biz o canlı balık tesislerinde on altı gün kalmışız her şeyi gün gün anlatıp birbirimize karar verdik onun evi olan Muğla ya gittik anne ve babasını kaybetmiş yanlız başına orada yaşıyor bensiz kendi evi idi ona tercih yapmasını söyledim ya burada senin evinde kalır benim evi kiraya veririz yada benim evde kalır burayı kiraya veririz dediğimde ben senin evine gitmek istiyorum dedi o evi emlakçıya verdik satılması için ben buraya artık gelmek istemiyorum dedi çünkü tüm anılarını ve gözyaşlarını burada bırakmak istemiş bir daha hatırlamamak için burada kalmak istemiyordu kendince benim evime Akçayımıza geldik istediği gibi evi düzenledik evdeki eskileri atıp evimizi tamamen yeniledik sanki yeni düğün evi yaparcasına her şey tam tamaydı karar verdik evlenmeye sadece iki dostumuzla şahitler olarak Akçay da evlendik nikahımızı sevgili değerli başkanımıza rica edip o kendi makam odasında kıyıverdi Cavit beye sonsuz sevgilerimizle ikimiz aynı yeni evlenen çiftler gibi aşkım gelinliğinle ben damatlıklarla kırarmış saçlarımızla evlendik ve hiç unutamıycam o ağustosun onbeşinde Yaseminim gelinliğinle ben damatlılığımla kordonda elele kolkola bir oraya bir buraya limanda gezdik herkes mutluluklar diledi çocuklar gelinliği ellediler bizimle hatıra fotoğrafları çekilenler çok oldu o halimizle gece turuna gemiye bindik tüm insanlar o kalabalık bizim düğünümüzdeymiş gibi eğlendiler bize eşlik ettiler unutulmayacak bir gece yaşadık hatta gemi kaptanı bizim için dönmesi gereken zamanından iki saat daha bizleri gezdirdi ben ve sevgilim aşkım Yaseminim uçuyorduk çok mutluyduk şimdi şuracıkta ölsem de gam yemezdim o kadar güzel gülüyor eğleniyor sımsıkıca ellerimi bırakmıyordu evimize geldik insanlar gemiden evimize kadar eşlik ettiler Akçay böyle bir gün görmemişti Akçay bizim için ayaktaydı sanki bir başka geceydi ay tam tepemizde sanki önümüzü geleceğimizi aydınlatır gibi endamıyla duruyordu sırtıma ne kadar vuruldu bilmiyorum kapımızı kapadık salonda sevgilimle aşkımla ilk gecemiz olacaktı gelinliğini çıkardı ben damatlıklarımı ve pijamalarımı giydik bana bir kahve yaptı bir su verdi yanıma oturdu ellerimi tuttu beni öptü okşadı ağlaştık şunu dedi bak aşkım sözümüzü tuttuk değimli evlendik ben ağlayarak kafamı sallıyordum konuşamıyordum ağlıyordum onun gözlerinde aşkımızı görüyordum gözlerinin içine girmiş gibi kalbindeki atışı görüyordum gözlerinde bizim mutluluğumuzu cennetimizi görüyordum beni ellerimden tuttu içeriye yatak odamıza götürdü yatağımıza yattık ben hala ağlıyor bunlar hayal olmasın diye Allahıma yalvarıyordum ne olur Allahım beni hayalimde olsa uyandırma diyor yalvarıyordum o arzuladığım kendi yatağımıza yattık hayallerin üzerinde bir gecemiz oldu ben ve yaseminimle sabah uyandığımızda o benim koynumda bense hayal değilmiş diye o uyurken onu durmadan öpüyordum durmadan gözlerini burnunu her yerini öpüyordum uyandığında ne oldu Samiciğim dediğinde aşkım Allahıma yalvardım bu hayal olmasın olsa da beni uyandırma dediğimi duymuş olmalı ki bak sevgili karıcığım biz evlendik senle karıkocayız değimli dediğimde gel buraya gel deyip beni koynuna çekti hala inanamıyordum ama beni kendine çekmiş onun koynunda idim kokusunu hissediyordum ben Yaseminimle beraberdik kalktık enfes bir gecenin yorgunluğuyla banyomuzu yaptık ben iki rekat Allahıma şükür namazımı kıldım sevgili eşim de namazdan sonra bir güzel giyindi başına yazmasını taktı oda namazını kıldı dualar ettik günümüzde evimizdeki ilk kahvaltımızı yaptık elleriyle bana yumurtamı soyuverdi karşılıklı yeni gelin edasıyla belki öyle yaparlar birbirimizin karnını doyurduk balkona çıktığımda belki Akçay da başka bir güzel sabah olmuş gibi ışıl ışıldı aşkım yanıma gelmiş kolumu beline dolamış eyyyy Akçay bizde seninle varız havanı solumaya ve suyundan kana kana içmek için burada yaşamaya karar verdik bizi misafirin kabul edermisin dedik sanki bize kafa sallar gibi güneş bir başka yandı söndü bizi selamlıyordu günümüz hep böyle geçti yeni aşıklar gibi neşe içinde ikizlerimizle bir aşk ta sonuçlanmış insanların arasında bizlerde yer almıştık yaşlanıyorduk yaşlandık o ilk koku o ilk simidin kokusu o ilk yanağına konan öpücükler hala hatıralarımda sevgili dostlar öyle sevin ki sevginiz ulu olsun her ne olursa aşkınızı kalbinizden çıkarmayınız dünya dönüyor bir gün bizim gibi sizlerde çok mutlu olabilirsiniz bizim gibi sonu iyi de olmayabilir mutlu son olmayabilir ama ne olur sizler o ilk aşkınızı kalbinizden söküp atmayınız o orda dursun sizi masum aşkınızı orada korusun mutlu günler sevgi dağarcığınız eksilmesin hep hep mutlu aşkınızla beraber olunuz sevgilerimle.
Sami Arlan
on 08 Dec 2008 at 12:54 pm#22mudi
Duyduk Duymadık Demeyin!
Şu kaderin cilvesine bakın! Sizler, bizimkilerle yolunuzun bu denli kesişeceğini düşünmüş müydünüz? Bilirim siz düşünmemişsinizdir..Siz düşündünüz de ne halt ettiniz, diyecek olsanız ne derim bilmem. Zira, hiçbir halt edemedik! Ha siz meydanlarda beklemektesiniz, ha bizimkiler kapıya bakmakta…
Yem, yiyecekten suya, tuzlamadan iğneye kadar sizlere uygulanan bakımdan ve gösterilen ilgiden başınız dönüyor da nasıl bir yola girdiğinizi bilemez bir halde misiniz?
Açık söylemek gerekirse bizimkiler kapıyı gözlerken, evin önüne bir araba felan yanaştı mı, çok bir değişiveriyorlar kameralara karşı…Sizlerin, celladına aşık olan esireler gibi, başınızı bekleyenlerin elinde dolu bir kap kacak görünce devinip dönenerek hep beraber peşine takıldığınız gibi…
Sizden öncekiler de böyle yapmıştı, biliyor musunuz? Ve biliyor musunuz; şu günlerde size karşı gösterilen ilgi, beslenen sevgi ve yapılan izzet / ikram sizi çok sevdikleri için değildir, tartıda ağır çekmeniz içindir bilesiniz.…Bununla da yetinmeyerek, sizlerin sırtına binerek kıldan ince, kılıçtan keskin köprülerden karşı yakaya geçmenin hesabını yapıyorlar! Sizleri kutsamalarının, nedeni budur; başka değil!
Büyücekleriniz zaman zaman bağından boşanıp böğürerek bir kurtulma çabasına giriyorsa da kaderleri sizden farklı olmuyor.
Bizimkilere gelince tıpkı sizler gibi kıymete bindi!… . Un mu, bulgur mu , kömür mü? Kamyonlarla mahalle aralarında dolaşarak, daha önceden belirlenmiş ocaklara yıkıp sıvışıyorlar! Zira, üç vakte kadar üstümüze binerek koprüyü geçmenin hesabı-kitabı içindeler!…Yani anlayacağınız,sizleri boğazlamaya yakın pışpışlarken, bizlere de köprüyü geçene kadar ‘dayı, diyecekler!… Duyduk duymadı demeyin.
Gene bu kez yatın kalkın da aşrı aşrı diyarlardan üstümüze abanan krize dua edin! Değilse gene kan gövdeyi götürecekti! Kalabilenlerinizle görüşmek üzere!
Kazanız geçmiş olsun!
Yazımı, şiir ustası Nazım Hikmet’ in bir şiiriyle bitirmek istiyorum. Ama, önce küçücük bir şiir denememi de paylaşmak istiyorum:
Sürç-ü lisan ettimse affolmaya…
Affolmaya ki, kişi ağzından çıkanı kulağı duya.
Ve karnından konuşmaya…
Dünyanın En Tuhaf Mahluku
Akrep gibisin kardeşim,
Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
Serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
Midye gibi kapalı, rahat
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi
Korkunçsun kardeşim.
Bir değil, beş değil,
Milyonlarcasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
Gocuklu celep kaldırınca
Sopasını sürüye katılıverirsin
Ve adeta mağrur koşarsın salhaneye,
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani.
Hani şu derya içinde olup
Deryayı bilmeyen balıktan tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek
Ve hala şarabımızı vermek için
Üzüm gibi eziliyorsak,
Kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama
Kabahatin çoğu senin canım kardeşim.
Nazım HİKMET 1947
5 Aralık 2008 Cuma Dipsizkuyu net’ gönderildi
on 31 Oct 2009 at 12:05 am#23dado2525
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez….
Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç… Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında…. Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra…
Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu…
Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki… Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü…
Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler… “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam “Hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep…
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak….” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı… Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten….
Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev
gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan. “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama. “Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…” “Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?” diye yanıt verdi adam. “Amerika’daki tıp kongresinden döner
dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık….”
Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut…”
Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere… Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği…
Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı. “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya….”
“Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı…. Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı… Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına
nasıl sarıldığını gördü adamın…
Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle…
İlk celsede boşandılar… Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.
Aradan bir yıl geçti… Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile,kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. “Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının
karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…” Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda.
İlk kağıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem”
diyordu… Sırayla okudu; “Seni çok sevdim”, “Seni sevmekten hiç
vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?” son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın… Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım…..”
yakup üneş
on 16 Jan 2010 at 9:01 pm#24aleyna
KARIŞAN ADLAR
BİR GÜN İKİ ÇOCUK VARMIŞ.
birinin adı Nasrettin diğerinin ismi Hocaymış bir bilgin yanlarına gelmiş onlara NASRETTİN HOCA nın hocanın fıkraları okumuş bu çocuklar demiş ki aynan da benim NASRETTİN benim adım HOCA ya biz NASRETTİN HOCAYSAK diye kavga etmişler bilgin gülerek demişki ikiniz de NASRETTİN HOCA değilsiniz neden demişler bilgin gülümseyerek NASRETTİN HOCA sizin aptal değil demiş.
YAZAN ALEYNA YALÇINBAŞ
on 25 Mar 2010 at 1:10 am#25yazar lili
ben bu siteye bayıldım fakat bende bu sitede yazılarımın yayınlanmasını hikayelerimin okunup büyük ilgi görmesini istiyorum.Şimdiden bilgisayarıma kayıt ettiğim çok güzel hikayelerim var.Ben bunları tüm arkadaşlarımızla paylaşıp onlarında kitap okuma alışkanlığını ayaralı olan bu siteden kazanmasını istiyorum bende ilköğretim beşinci sınıf öğrencisiyim ve dahayıllardır arştırdığım siteyi keşfetmeyi bekliyordum siteyi keşifettim ama hikayelerimi yazamıyorum ben bu sitenin çok eğitici olduğunu düşünüyorum benim daha okula yeni başlayan küçük bir kardeşim var okumayı pek sevmiyor tek derdi bilgisayar bilgisayarda bir şeyler okumak onun hoşuna gidiyor.Yazı yazmak ta öyle o da ablası gibi yazar ruhlu olması için okuması lazım lütfen biri bana nasıl bu sitede hikaye yazıldığını söyleyebilir mi yalvarıyorum ve ben bu siteyi çok seviyorum üstelik bayıldım
Acı… Binlerce çeşidi var acının da, aşkında. Bizim yaşadığımız neydi? Aşk mı, savaş mı, intikam mı yoksa aldatmaca mı? Neydi önceleri bizi bir arada tutan, sonraysa düşman eden şey? Sordun mu hiç kendine bize ne oldu diye? Ah, bize ne oldu?.. Öyle çok düşündüm ki bu soruyu, artık anlamını yitirdi bende. Öyle çok cevap aradım ki… Ama her seferinde sanki tüm kilitler sende çözülecekmiş, sanki tüm soruların cevabı sendeymiş gibi ellerim boş döndüm zihnimin çıkmazlarına…
Acının tüm evrelerini yaşadım ben sensizlikte, bu terk edişte… Önceleri dayanılır gibi değildi. Nefes alamıyordum sanki. Geceler hiç bitmiyordu. En çok gecelerde anladım ben seni ne çok sevdiğimi… En çok geceleri özledim teninin o bebeksi kokusunu… Bazen çıldırıyorum sanıp Allah’a dualar ettim; ne olur aklımı koru, diye… Dayanılır gibi değildi, tükenmiştim. Gözlerim o güne kadar bu denli gözyaşı dökmemişti. Çıkış bulamıyordum, aklım almıyordu.. Sen… Benim ilk ve tek ve en büyük aşkım, dokunmaya kıyamadığım, bakmaya doyamadığım yarim, bunu bana nasıl yapmıştın? Bana kıyamayan sevgilime ne olmuştu? Nasıl olup da birden bu kadar acımasızlaşmıştın? Halbuki ben… Ahh, ben seni ne çok sevmiştim… Tarif edilmez, anlatılmazdı sana olan tutkum. Sen benim hem çocuğum, hem aşkım, hem dostum, özlemim, hasretim, her şeyimdin… Öyle ki, sensizlik dünyada başıma gelebilecek en korkunç şeydi… Çoğu zaman ortada hiç bir şey yokken, ağlardım ben, ya bir gün gelirde benden bıkarsan, diye… Kara sevdamdın, duman duman yanardın gönlümde her daim. Yanındayken bile özlerdim seni. Başım omzunda otururken, akşam olacak ve ben sensiz kalacağım diye içim giderdi… Tüm bunları düşündükçe, fazla yaşamam diyordum; ben bu acıyla fazla yaşayamam…
Yanılmışım… Meğer sensizde yaşanıyormuş. Bunu anlamam çok uzun zaman aldı. Önceleri kabul etmiyordum ayrılığı…Nasılsa bir gün gelecek ve sen bana dönecektin, yine benim olacaktın. Evet, bana tüm yaptıklarına rağmen sana kızamıyor, yine bana dönmeni istiyordum… Ben nasıl sensiz mutlu değilsem, sende bensiz mutlu olamazdın. Bir süre böyle dindirmeye çalıştım bitmeyen acımı. Sonra, yavaş yavaş asla geri gelmeyeceğini anladım. Sen yolunu çizmiştin işte. Beni geride bırakmıştın. Hem de çok geride… Bunu anlayınca önce acılarım geri döndüler insafsızca. Ama neden sonra, buna da alıştım ve kabul ettikçe rahatladım. Durum buydu. Yapacak hiçbir şey yoktu kabullenmekten başka.
Sonra bir zaman sana beddua etmekle geçti. İnşallah mutlu olamazdın. Benim seni sevdiğim gibi severdin inşallah bir vefasızı ve benim gibi terk edilirdin.. Sen sevdikçe o kaçsın istedim. O da seni geride bıraksın istedim. Çok sev ama hiç sevilme istedim…
Sonra bunlarda geçti. Acım yavaşça da olsa diniyordu artık. Sensizliği, terk edilmişliği kabullendim. Bu da geçecek dedim hep. Bir gün gelecek ve sen de unutulacaksın. Ve nitekim öylede oldu. Belki unutmadım seni ama artık canımı acıtamıyorsun. Kahretmiyorum senle geçen günlerime, lanetler yağdırmıyorum sana, beni bırakışına… Başkalarının acılarına bakıp teselli ettim kendimi. Ah bir bilsen ne acılar var bu dünyada… Dedim ya, acının da binlerce çeşidi var. Bir sokak çocuğunun, ufacık bir hediyeyle yaşadığı mutluluğu görüp utandım kendimden. O çocuğun gözlerindeki kederi görünce ne boş şeylere üzüldüğümü anladım. Ben aşkımızı kutsal sanırdım, ama o gün o çocuğu bir nebze mutlu edince kutsallığın ne demek olduğunu anladım ve yine utandım kendimden ve sana akıttığım yaşlardan…
İşte böyle… Ben seni yendim. Ben sensizliğe göğüs gerdim ve sana ezilmedim. Çok şey öğrendim sayende. Artık bulanık değil gözümde hiçbir şey. Tüm sorular cevabını buldu. Hepsinin bir tek cevabı vardı… Sen beni sevememiştin!.. Tüm yaşananların tek nedeni buydu işte. Çünkü sevmek bambaşka bir şey. Sevmek; fedakarlık, sevmek; sabır, sevmek; cesaret… Her şeyden önce sevmek, acıyı göze almaktır. Ben tüm bunları kabullenerek sevdim seni. Zoru görünce kaçmadım. Senin için direndim, savaştım. Sonrada payıma düşen acıyı çektim.. Ben aşka borçlu değilim. Bedelini çok ağır ödedim. Ben aşka küskünde değilim. O görevini yaptı. Bizi karşılaştırdı ve sonrada dedi ki; aşkı bulmak herkese nasip olmaz. Mademki baş koydunuz bu işe, öyleyse gösterin yürekliliğinizi… Ben dimdik yürüdüm aşka, sense kaçtın!.. İşte her şey bundan ibaret. Durum bu… Anladım ki, mutluluk senin tekelinde değil! Yüzümün gülmesi için gözleri görmem gerekmiyor. Ben sensizde gülebiliyorum artık. Ah, bir bilsen çocuk!.. Ne çok gözyaşı döktüm ben senin uğruna, hem de senin umurunda değilken. Halbuki gözyaşları, yüreklerde saklanan incilermiş. Akıtmamak gerekirmiş boş yere. Çünkü çocuk, bir gün gelip de kendinden daha önemli şeyler olduğunu anlarsan hayatta, başını kaldırıp bakarsan çevrene göreceksin.. O inciler yürekleri dağlayarak çıkıyorlar dışarı. İşte bunun için boşa akıtmamak lazım gözyaşlarını; boşa geçirmemek lazım zamanı.
Bana bunları öğrettiğin için, beni acı çekerek olgunlaştırdığın, en önemlisi de kutsallığın ne olduğunu anlamamı sağladığın için sağ ol!..
GÜL İLE DİKEN
Temmuz ayının kavurucu ve bunaltıcı havası Isparta sokaklarını etkilemişti.İnsanlar, sıcağın ve buna bağlı olarak oluşan stresin etkisiyle birbirine kötü davranıyor ve zedelenmez denilen dostluklar zarar görüyordu.En ufak gölgeler boş bırakılmayıp; yetişkinlerin dinlenme alanları,çocukların oyun sahaları haline gelmişti.Misket oynayan çocuklar,saklambaç oynayan çocuklar,elim sende oynayan çocuklar…Hepsi de gölge alanları kendilerine oyun alanı yapmıştı,sadece oynadıkları oyunlar farklıydı.
Isparta’nın bahçelerinde yer alan güller,adeta misk kokusu gibi koku yaymakta ve insanların ruhlarını, tatlı esintiler eşliğinde okşamaktaydı.Gözlerin pasını gideren güller,adeta sıcağa meydan okur tarzda insanları rahatlatmaktaydı.Gül bahçelerinde piknik yapan ve sıcağın etkisini azaltmaya çalışan insanlar da gözden kaçmıyordu.
Dar bir caddede elim sende oyunu oynayan çocuklar kah gülüyorlar, kah bağırıyorlardı.Ebe olan çocuk,hızlı bir şekilde diğer çocuklara doğru koşuyor ve onları ebelemeye çalışıyordu.Çocuklar hep bir ağızdan bağırıyordu:
-Ebe Ahmet,ebe Ahmet…Bizi ebeliyemezsin…
-Siz hızlı koşmazsanız,sizi yakalayıp ebeleyeceğim.
Ahmet adlı çocuk hızlı bir şekilde koşuyor ve diğer çocuklardan birisini ebelemeye çalışıyordu.Bu sırada çocuklardan birisinin ayağı,yerde duran bir taşa takılır ve çocuk yalpalayarak yere düşer.Ahmet hızlı bir şekilde koşarak onu ebeler.Ebelenen çocuk bağırır:
-Ama bu sayılmaz ki,ben yere düştüm ve sen beni ondan sonra ebeledin.
Ahmet ise bir an önce ordan uzaklaşmaya çalışıyor, bu arada ebelediği arkadaşına dönerek konuşuyordu:
-Osman,senin düşmen benim sorunum değil,ben seni ebeledim ve şu an ebe sensin…
Yerden ayağa yalpalayarak kalkan Osman,ağlamaklı bir şekilde arkadaşlarına dönerek konuştu:
-Arkadaşlar,Ahmet’in yaptığı doğru bir davranış mı?
Bu arada bazı çocuklar Osman’ın yanına gelmişti ve ona yardım etmeye çalışıyorlardı.Diğer çocuklar da yavaş yavaş geliyordu ve Ahmet’de utangaç bir tavırla gelmek zorunda kalmıştı.Orada bulunanlardan mavi gömlekli olan çocuk konuşmaya başladı:
-Biz burada arkadaşız ve Ahmet,senin yaptığın çok yanlış bir davranış.Osman’dan özür dilemezsen seninle bir daha konuşmayacağız.
Çok gururlu bir çocuk olan Ahmet’in özür dilemeye hiç niyeti yoktu ve bunu da dile getirmekten çekinmedi:
-Neden özür dileyecek mişim?Onu ben mi düşürdüm?Düştü ve ben onu ebeledim…
Bunları söyleyen Ahmet hızlı adımlarla evine doğru yol almaya başladı.Bu arada sinirli bir şekilde söyleniyor ve kendisinin suçsuz olduğunu düşünüyordu.Bu düşünceler içerisinde yeşil renge boyanmış bir evin önüne gelerek kapıyı çaldı.Yaklaşık bir dakika geçmişti ki evin kapısı açıldı.Kız kardeşi kapıyı açmıştı.Eve giren Ahmet,babasının ve annesinin evde olmadığını,sadece dedesi ile kız kardeşinin olduğunu gördü.Elini yüzünü yıkarken, dedesinin kendisini takip ettiğini fark etmemişti.Torununa bakan dede konuşmaya başladı:
-Hoş geldin torunum…Canının sıkkın olduğunu görüyorum,kötü bir şey mi oldu?
Elini ve yüzünü havluya silen Ahmet konuşmaya başladı:
-Pek önemli değil dedeciğim,sadece biraz canım sıkıldı.
Torununu çok seven ve bir o kadar da torununun kendisini sevdiğine inanan dede,biraz daha üsteleyince,Ahmet her şeyi anlattı.Hem yaşının verdiği tecrübe ve hem de çok kitap okumanın verdiği bilgi birikimi ile dede bu sorunu hasarsız bir şekilde halletmeye çalışması gerektiğine inanır ve konuşmaya başlar:
-Ahmet,bu olay olana kadar Osman’ı seviyor muydun?
-Evet dedeciğim,hem de çok seviyordum.
-Peki şimdi seviyor musun?
-Biraz kırgın olsam da seviyorum.
-Senin yapmış olduğunu, Osman sana yapmış olsaydı hoşuna gider miydi?
-Tabi ki gitmezdi…
Pencereden dışarıya bakan dede,parmağı ile bahçedeki gül ağacını göstererek konuştu:
-Bak dışarıdaki gül ağacına,güzel kokan güller ve onların çevresinde yer alan dikenleri…Gül koklamayı seven,o gülün dikenine katlanmak zorundadır.Eğer sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen başkasına yaparsan,kötü kokulu gül gibi olursun ve seni kimse koklamaya çalışmaz.Seni sadece dikenleri olan bir çalıya benzetirler,bu nedenle de seni kimse koklamaya çalışmaz.
Biraz düşünen Ahmet heyecanlı bir şekilde dedesine bakarak konuştu:
-Dedeciğim,ben dikenli bir çalı olmak istemiyorum.Hemen arkadaşlarımın yanına gidip özür dileyeceğim.
Dedesinin söylediklerini dinlemeden dışarıya çıkan Ahmet,bahçelerinde yer alan gül ağacından altı tane gül kopararak koşmaya başladı.Arkadaşlarının yanına gelen Ahmet nefes nefese kalmıştı,buna aldırmayarak arkadaşı Osman’ın yanına gelir ve elindeki güllerden birisini ona uzatarak konuşur:
-Osman,senden özür diliyorum.Yaptığım hiç güzel bir davranış değildi…
Diğer arkadaşları da toplanmış,konuşmayı dinliyorlardı.Ahmet onlara da birer gül verdikten sonra konuşmaya başladı:
-Hepinizden özür diliyorum,umarım beni dikenli bir çalı gibi görmezsiniz…
Osman kendisinin konuşmasının uygun olduğunu düşünerek söz aldı ve konuşmaya başladı:
-Sen bizim dikenli çalımız değil,dikenli gül ağacımızsın.Seninle hem gülecez hem de ağlayacağız,ama sana asla darılmayacağız…
Bunları söyledikten sonra kuçaklaşırlar ve daha sonra oyunlarına kaldıkları yerden devam ederler…
SON
YAZAR:Lütfi ŞAHİN
webmaster@lutfisahin.com
UZUN MESAFE
Bakırlı köyü,yeşillikler içerisinde ve bahar havasınında vermiş olduğu bir tazelik içerisinde güne uyanmıştı.Gece yağan yağmurun oluşturmuş olduğu şebnem taneleri dallardan ve çiçek yapraklarından aşağıya süzülüyordu.Köyden çıkan sığır sürüleri,çobanlarının refakatinde ağır ağır yollarına devam ediyordu.Pırıl pırıl bir sabaha eşlik edercesine sığırcık kuşları adeta şakıyordu.
Köyün evleri genel yapısı itibariyle kerpiçti ve evlerinin alt kısmlarında hayvanların yer aldığı ahırlar mevcuttu.Köyde daha çok büyük baş hayvanlar yer almakta ve bu hayvanlar köylünün geçim kaynağını oluşturmaktaydı.
Günlerden perşembe ve aylardan nisan’dı…Perşembe günleri köyün postacısı olan Ragıp köye gelir ve posta dağıtımı yapardı.Ragıp bisikletinin selesine koymuş olduğu posta evrakları ile beraber yavaş yavaş yokuşu çıkıyordu.Bir kaç eve uğradıktan sonra,mavi kapılı ve sarıya boyanmış olan bir evin önünde durdu.Kapıyı çalmasından sadece birkaç saniye sonra siyah kazaklı ve 13-14 yaşlarında olduğu tahmin edilen bir erkek çocuk gelir.Postacı Ragıp:
-Müjde Uğur,girmiş olduğun sınavın sonucunu getirdim.
-Teşekkür ederim Ragıp ağabey,buyur bir çay içelim…
-Sağolasın Uğur,ama bugün postaları bitirmem gerekli,sonra çay içmeye gelirim.
Postacının gitmesi ile beraber Uğur hızlı bir şekilde zarfı açar ve bir solukta sınav sonucunu okur…İstanbul’da bir okulu kazanmıştır…Kendi bulunduğu köy ile İstanbul arasında neredeyse 600 km’lik bir yol vardı ve Uğur ise uzun yolculukları hiç sevmiyordu. Yavaş yavaş evinden içeri giren Uğur,sımsıkı tuttuğu sınav kağıdı ile beraber ebeveynlerinin oturduğu odaya girer.Babasına ve annesine baktıktan sonra,onların sormasına fırsat vermeden kendisi söyler:
-Babacığım,anneciğim sınavı kazanmışım.
Babası:
-Ne kadar güzel oğlum,bu haber bize neşe ve haz verdi.
Annesi de bu olayı tastikler bir şekilde kafasını sallamıştı.Ama çocuklarının durgun olduğunu gören baba ve anne duraksamıştı.Olayın mahiyetini anlamak isteyen baba oğluna dönerek konuşmaya başlar:
-Oğlum,bu haber seni pek sevindirmemişe benzemiş,neden böyle durgun duruyorsun?
-Babacığım,sınavı kazanmak beni sevindirdi,ancak İstanbul buradan çok uzakta ve ben uzun mesafeleri sevmiyorum,sizlerden ayrı kalmak ve araya bu kadar uzun bir mesafe koymak beni düşündürüyor.
Oğlunun kendilerini bu kadar sevmesi ebeveynleri çok sevindirmişti.Ancak çocuklarının iyi okullarda okuması ve insanlara hizmeti amaç edinmesi çok önemliydi.Bir kaç dakika düşünen baba derin bir nefes çektikten sonra konuşmaya başlar:
-Oğlum,sen doğduğun zaman ben askerde vatan görevini yerine getiriyordum.Görünüşte annen ve sen yalnızdınız,sadece komşularımız ve yakın akrabalarımız vardı.Ben ise 1000 km’den daha uzak bir mesafede görevimi yerine getiriyordum.Sana şimdi bir soru sormak istiyorum;sence insanları birbirine yakın eden kısa mesafeler midir?
-Mesafeler yakın olduğu zaman insanlar birbirine daha sıkı bağlanır,benim düşüncem bu babacığım…
-Peki,mesafeler az olduğu halde birbirini sevmeyen komşular,aynı evde oturdukları halde birbirine kin duyan kardeşlere ne demeli?Ben görevimi yaparken,sizler her zaman benim yanımdaydınız,hemde hep yanıbaşımdaydınız…Önemli olan mesafelerin uzun yada kısa olması değil,önemli olan yüreğindeki sevginin hep yanması ve yüreğinin sevdiklerinin için atması.O zaman istersen Dünya’nın en uzak noktasında ol,yine de sevdiklerini yanında bulursun.
Babasına sarılan Uğur,gözyaşları içerisinde konuşur:
-Ne kadar uzakta olursam olayım,hep kalbimde olacaksınız…
SON
YAZAR:Lütfi ŞAHİN
webmaster@lutfisahin.com
herşeyin durmadan değiştiği evrende bilimadamları bir gün esrarengiz bir meteor keşfederler.çünkü yörüngesinde bir gariplik vardır.bilgisayar hesaplamalarını defalarca kontrol ederler,herhangi bir yanlışlık yoktur,herkes çok şaşırır.çünkü bu gökcisminin Alpha centauri yıldızının yakınlarından geçmesi gerekiyordu.ama inanması güç bir şekilde güneş sistemine girmişti işte.hemen tartışmalar başlar.bazıları evrenin bozulan dengesinden dolayı böyle bir şey geldiğini ortaya attılarsa da elde kesin bir kanıt yoktu.bazıları ise dış dünyallardan gelen ziyaretçiler olduğunu söylese de kafalardaki soru işareti çözülmedi.
bunlar olurken gökcisminin hızında şaşırtıcı bir pozitif ivme kaydettiler.hızı sürekli artıyordu.yörüngesinde de bir değişim kaydettiler;sonuç inanılmazdı hızla dünyaya doğru yaklaşıyordu.hemen bir kriz masası oluşturuldu,alınabilecek acil önlemler tartışıldı aynı zamanda telaş yaratmamak için bunun dünya kamuoyundan şimdilik saklanması karara bağlandı.aslında ilk toplantıdan bir sonuç çıkmamıştı.halbuki kararların cesurca alınıp olabilecek en çabuk şekilde uygulanması gerekiyordu.
gökcismi sürekli hızını artırdığı için beklenilecek zamandan daha kısa sürede ulaşacağı kesindi.o an bilimadamları göktaşında şasırtıcı bir yön değişimi ve hız kaybı farkettiler.bilgisayar analizleri ve uydu görüntüleri yoluyla gökcisminin Jüpiter gezegenin manyetik alanına yakalandığını keşfettiler.bir anda bir sevinç dalgası yaıylarak haber üstlere ulaştı.ama her şey bitmemişti.çünkü göktaşı her an yakalandığı bu kuvvetten kurtulabilirdi.ama herkes Jüpiterin çok güçlü bir kütleçekimi ve manyetik alanına sahip olduğunu biliyordu.o an iyi bir haber daha geldi;göktaşı ,Jüpiterin yörüngesinde dönmekte olan başka bir göktaşıyla çarpışmıştı.çarpışıp çarpışmaz göktaşı biri 3 km ,ikisi 6 km çapında,bir diğeri de 3.5 km çapında 4 ayrı göktaşına bölünmüş ,tehlike kendinden yok olmuştu.
bu haber yıllar sonra açıklanmak üzere NASA’nın arşivlerine kaldırılırken tüm dünya bundan habersiz normal yaşamına devam etti
Hala gelmedi ömrümüz beklemekle geçiyor yeter artık !
Söylenmeyin bu kadar siz istiyorsunuz beklemeyi, bakın arkadaşlarınıza nasıl ışıl ışıllar.
-Çok çalıştık olmadı, olamadık onlar gibi bir kenarda bekliyelim kendi ışığımızla yetinelim. Hem sonra sen bekledinde ne oldu? Git gide soluyorsun ışığın kalmadı.
Evet ama ben kimseye şikayet etmedim. Bir kenarda karanlık bir kuytuda bekledim. Sadece uzaktan baktım, görünce sevindim. Sonra o öyle güzel ki buradakilerin hepsi sever onu sadece dile getirmez.
-Bak geliyor çekil önümden çekil. Şu güzelliğe bak !
Yavaş itişmeyin çarpıp düşeceksiniz. Rahat durun!
-Ay ayy düşüyoruz tutun bizi ne olur?
Birbirlerine çarptıkça düşüyorlar düştükçe sanki bir ışık şöleni oluşuyordu.
Ve vakit gece yarısını geçtiğinde söylentiler iyice yayılmıştı gökyüzünde;
Size mi kalmıştı mehtabı sevmek ? Öyle kolay mıydı yanına yaklaşmak?
Biz de yıldızız ama hep uzaktan seyrettik?
O saate kadar suskun kalan yaşlı solgun yıldız;
- Susun bakayım susun dedi. Bütün yıldızlar sustu.
- Bizim cesaret edemediğimiz şeyi yaptılar. Sevdiklerini yakından görmek istediler, en önemlisi içimizdeki en büyüğü ,en güzeli mehtabı sevdiler. Evet belki kavuşamadılar ama arkalarında harika bir aydınlık bırakarak ayrıldılar bizden. Ya korkarak olduğumuz yerde yavaş yavaş solarız ya da cesaretle hem kendimizi hem çevremizi aydınlatırız.
Bütün yıldızlar üzgün ve düşünceli uzaklaştı. Sabah olmuştu!
KEMALPAŞA TATLISI
Gökten bir tatlı çanağı düştü, yumuşak, yuvarlak, lezzetli tatlılardı içindekiler…Ve çukur bir çanağı andıran bu ilçe mutlu bir şehre dönüştü…Mustafakemalpaşa ilçesi Uludağ’ın en uç eteklerinde bir çukurda şirin bir yer. İlk önceleri Uludağ’ın karlarından yaptığı dondurmalarla adı “Dondurmacı Ahmet” e çıkan bu şehirli Ahmet TABAK, daha sonra bu tatlıları insanlara sunacaktı.
Kemalpaşa Tatlısının hikayesi bu ilçede başlıyor. İlçe kendini tüm ülkeye bu lezzetle tanıtacak; bu tatlı ilçenin simgesi ve mirası haline gelecekti.
1920’li yıllarda, köprüye yakın köşe başındaki işyerinde serüvenine başlayan bu tatlı, özel formülüyle 100 yıla yakın babadan evlada üç kuşaktır bu dükkanda insanlara sunuluyor.
Ahmet, köprünün üzerinden aşağıdaki çayı seyrediyordu. Tahta köprü kaldırılıp yerine beton yeni köprü yapılmıştı.
Suyun akıp giden sakin sularında kırmızı sarı renklerde yelkenleri olan, insanları gezdiren kayıklara bakıyordu. İlçenin merkezinde, köprüye yakın o köşede dondurmacı dükkanı sahibi idi.
Köprü boyunca insanlar, ellerinde örülmüş sepetlerle eşyalarını taşırken hiçbir aceleleri olmadan sere serpe yürüyorlardı.
Dondurma yapmak için hayvanların sırtında Sünlük Dağlarından kar getiriyor, onları 2-3 ev yüksekliğinde toprakta açtığı çukurda buz kalıpları şeklinde saklıyordu.
Savaş yılları geçmişti. İnsanlar artık huzurlu, mutluydu. Çarşının ortasında, insanların tatlı bir şeyler yiyeceği, ailelerin muhabbet ettiği bir işyeri vardı. Bu mutlu insanların mutluluklarına daha katkı sağlamak istiyordu.
“Dondurma gibi her insanı aynı derecede mutlu edecek bir lezzet yaratmalıyım, dükkanım için, kış mevsimi için”, diyordu..
Nasıl ki yazın bunaltıcı sıcağından kurtulmanın en leziz yolu dondurma ise kışında buna eşdeğer bir lezzet bulunmalıydı. Dondurma için topladığı sütlerden kışa girerken insanların içlerini ısıtacak bir tatlı bulma ihtiyacı duydu.
Ahmet’in köşedeki tek katlı dükkanın camları kasabada en güzel camlardı, seyredilesi camlar… O günlerde tek muhallebici ve dondurmacı kendiydi. Ana kaynağı süt olan tatlı ürünleri dükkanında insanlara sunuyordu. Raflarında höşmerim, kekler, kazandibi, limonata ve en önemlisi tezgahında dondurma vardı…Dondurmayı işyerinin dışında ilçedeki ve çevre ilçelerdeki panayırlarda da satıyordu. Panayırlarda çadır önünde dondurma fıçısıyla çok yıllar geçirdi.
Neşeli girişken konuşkan biriydi. Dükkânından kahkahalar yükseliyordu. İnsanları o kadar çok seviyordu ki onlara daha özel lezzetler sunma çabasıyla; peynir tatlısını o günlerde küçük imalathanesinde keşfetti.
Özel olarak peyniri mayalayıp tasarladığı hamuru küçük parçalara bölüp pişirmek için semtteki fırına götürdü. Tatlının içinde un, peynir, irmik ve yumurta bulunuyordu. Bunları yoğurarak 3-4 cm. çapında kurabiyeler haline getirip fırında pişirdi. Pişmiş tatlıları kaynayan şekerli şerbete atarak tatlı haline dönüştürüp insanlara bu lezzeti sunmanın ilk adımını attı.
Kısa süre içinde peynir tatlısını çok seven halk, köşedeki o şirin dükkanda Ahmet Tabak’ın neşeli sesleriyle dolu dükkanında ailesi ve çocuklarıyla güzel dakikalar geçiriyordu.
Aileler uzun porselen tabaklarda bu haşlanmış peynir tatlılarını ve muhallebileri evlerine götürüyor, yediklerinde ertesi günü boş tabağı işyerine teslim ediyorlardı.
Peynir tatlısı o günlerde, haşlanmamış kuru olarak kese kağıtlarına konularak da satılıyordu. Tatlılar satılırken kese kağıdına sayı ile konuluyordu.
“Şu ağzımdaki tatlı sanki olgun bir meyve gibiydi. Unutuldu sandığımız geçmişi yeniden canlandırdı.”
Kemalpaşa tatlısı o yıllarda ilk ününü, ilçe içinden geçen Bursa-İzmir yolunun şehirde durak yeri olan bu işyerinde duyurdu.
Ülkenin birçok şehrinde, böyle güzel bir tatlıyı kimin bulduğu muhabbetiyle Mustafakemalpaşa’dan bahsedilmeye başlandı. Artık şehri bilenler Dondurmacı Ahmet’ten, köşedeki tarihi dükkanından söz ediyorlardı.
Günümüzde köşedeki küçük mütevazı dükkanın zaman duvarları arkasında büyük bir aşçı usta gülümsüyor, kahkahalar atıyor..
Bu, Ahmet’in hayal ettiği lezzetti.
Yeni teknolojilerle o derin çukurdaki buzlar kaybolup gitti. İşyerinde makineler kollarını sessizce çalıştırıyor, üretim hızla devam ediyor..
Dış yüzeyi orta kahverengi, içi açık sarı süngerimsi haşlanmış tatlı, önümüzdeki tabağın içinde; tatlıyı yerken tatlı tatlı gülümsüyoruz…
Pişmiş taze peynirin kokusu, dilimizi yapışkan yüzeyine dokunduğunda tatlının lezzetini hissediyor uçuyorduk adeta.
Her şey peynir tatlısıyla başladı. Dondurmanın adı ve lezzeti zaten tüm dünyada tanınıyordu.
Yıllar sonra,..
Babasının yanında senelerce çalışmış günümüzde 69 yaşında olan Ülkü Tabak, arada anılarını anlatırken gözleri yaşarıyor, 10 yıl önce bir kazada kaybettiği oğluna üzülüyordu… Dedesinin adını almış olan biricik Ahmet’ine..Üçüncü kuşaktan bir halka eksilmişti.
Ülkü TABAK, peynir tatlılarının imalatı aşamasında hamurun hızla kesilip parçalara ayrılmasında işe yarayan makinenin ilkel tasarımında faydalı olmuş. Mahallesinde makara ve ipliklerden yararlanarak projeler üreten bir arkadaşını yönlendirerek bu hamur kesen makinenin tasarımını yapmıştı.
Günümüzde ellerindeki sır formül ile üç kuşaktır üretim yapan Tabak ailesi sadece ilçe içinde satış yapıyor. Kendilerini birçok şehirden arayıp soran bulup gelen müşterilerini hiç kaybetmediler. Bu işyerinde ilk günden beri devam eden alçakgönüllü, hırsı olmayan, tanıdıkların saygınlığına dayalı bir ilişki sürüp gidiyor.
Ünlü Türk tatlıları arasında yerini alan “Kemalpaşa Tatlısı”, verdiği damak tadı ve hazırlanmasında ki kolaylığı ile ülkede çok sevilen bir tatlı haline geldi. Son yıllarda medya aracılığı ile de ünü artan bu tatlı “On ünlü hamur tatlı” arasına katıldı.
Kemalpaşa tatlısının üzerine isteğe göre, kış aylarında kaymak, yaz aylarında ise dondurma konarak servisi yapılıyor.
Tatlı, üretimini yapan ilçedeki çok sayıda işverenin de yüzünü güldürüyor. Torbalar halinde; üretimi ilçe sınırlarında taze, diğer illerde ise uzun süre dayanması için çifte kavrulmuş olarak satışa sunuluyor.
İlçenin dışındaki değişik şehirlerde de aynı isimde tatlı üretilmekte, ancak bunların kalitesi ilçede üretilenle karşılaştırılamayacak oranda düşüktür.
Bu lezzeti izle, gülümseyen bir yüze ulaşırken sende güleceksin..
Eski bir karamela şekeri gibi tarihin içinden Ahmet Tabak’tan hatıra…
Arif ÖDEMİŞ
armistr@yahoo.com
Ben hikayeleri seviyorum özellikle kibritçi kız çok güzellll
MUTLU UZAY TIRTILLARI
Masalcı dede,Zologa gezegenindeki yetenek ve bilgelik yarışmasında seçici kurul üyeliği yapınca çok yorulmuş.Zologa gezegenindeki heybetli dut ağaçlarından birinin gövdesine yaslanıp uyuyakalmış.Başı omzuna düşmüş.Horlamıyormuş ama düdüklü tencere gibi fış fış sesler çıkarıyormuş.Yeşil toz bulutunu önüne katarak gökyüzünden gelen uzay kaykayı dut ağacının yaprakları arasına usulca konmuş.Kaykaydan inen turist tırtıllar önce ağacın lezzetli yapraklarıyla kahvaltı yapmış sonra da masalcı dedenin mor sakalında gezintiye çıkmışlar.En yaşlısı bir anda dedenin rüyasına atlayıvermiş.Komşu gezegen düşkadan geldiklerini söylemiş.”Merhaba ben uzay tırtılı daha önce dünyalı bir masalcıyla tanışmamıştım.Sizi merak ediyorduk buraya taaa düşkadan geldik.”Masalcı dede tırtılın pembe nefesini ılık bir esinti gibi yüzünde duyumsamış.Kendisi için kalkıp taaa düşkadan gelen bu yaratığı dikkatle incelemiş.”Neden tanışmak istediniz benimle?”Tırtıl gülümsemiş.”Birkaç güne kadar kozaya gireceğiz.Uyanıp kozadan çıktığımızda belki de buralardan gitmiş olursunuz.Bizim mutluluk kaynağımız düşünmek merak etmek paylaşmak araştırmak sevebilmektir.Duyduk ki çok yakınımıza bir maslacı gelmiş onunla tanışmak istedik elbet.” Masalcı dede şaşırmış.”Ömrünüz merak etmek araştırmak için yeterince uzun mu? Dünyada tırtılların ömrü kısadır. Yaşlı tırtıl bu söze çok gülmüş.”İyi ya madem ki ömrümüz kısa tembelliğe zaman yok.Kozamızı örüp içine girene kadar geçen kısa zamanı mutlu geçirmerliyiz.Mutluluğu yüreğimizde büyütürsek kelebek olarak kozamızdan çıktığımızda güzelliği taşıyan kanatlarımız bin çeşit desenimiz göz alıcı renklerimiz olur.Yaşamımızın bundan sonraki bölümünü de uçarak araştırarak güzellikleri çiçek özleriyle paylaşarak yani mutlu olarak geçiririz.Düşka gezegeninde sabah uyanır uyanmaz yüzümüzü bile yıkamadan yaptığımız ilk iş ;bilge tırtılın sözlerini anmak olur.” ” Ne söylemiş bilge tırtıl?” “Mutlu olabilmek sahip olduklarımızı gözden geçirebilkmektir, demiş.Bu söz onun bize bıraktığı en değerli hazinedir.” Masalcı duyduklarından hoşnutmuş. “Nasıl da cıvıltılı konuşuyorsun.Anlaşılan siz tırtılların hiç sorunu yok.” “Mutlu olmak sorunsuz bir yaşam anlamına gelmez. Sorunların çözümü bizi mutlu eder.Mutluluk sevinç duygusu gibi geçici değildir.Sevinç ve mutluluklar paylaşıldıkça artar.Beni mutlu ettiniz teşekkür ederim.Ben ve arkadaşlarım atık buradan gitmeliyiz.Kelebek olduğumda belki yine görüşürüz.Hoşça kalın.”Turist tırtıllar uzay kaykayına atlayıp düşka gezegenine doğru yola çıkmışlar.Masalcı dede esneyerek uyanmış.”Yeni masalımda yaşlı uzay tırtılından söz etmeliyim.”diye düşünmüş.Yanında oturan mogiye:”Düşka gezegeni buraya çok mu uzak?”diye sormuş.Mogi gülümseyerek yüreğini göstermiş.”Pek uzak sayılmaz.”
BEBEK TAKIMI
Herkes,evde kime bir şey gerekli olsa halamdan isterdi.Her aradığımız şeyi de onda bulurduk.Kumaş parçaları,renk renk yünler,iplikler,iğneler,tığlar,şişler,düğmeler…Çünkü o hiçbir şeyi atmaya kıyamazdı.Boş şişeleri,şişe mantarlarını,kullanılmış zarfları hep saklardı.Bunlar,günün birbirinde işine yarardı.
Zarflar müsveddelik(ön çalışma için) kağıt olurdu.Kumaş parçalarını yeni bir elbise yapımında kullanıverirdi.Boş şişeleri,mantarları,temiz kutuları gerekli oldukça komşulara verirdi.
Doğum günlerimizde,bayramlarda bize vereceği hediyelere pek dikkat ederdi.Bunların hem hoşumuza gitmesini hem deişimize yaramasını isterdi.
O sık sık:
Hüner,almakta değil,tutmakta;eskiyi yeni yapmakta! derdi.
Bir gün annem, bir arkadaşının yeni doğan bebeğine hangi hediyeyi alacağını düşünüyordu.Çarşıda bir bebek takımı görmüş,alamamıştı.
Halam:
_Güzel bir bebek takımını evde de yapabiliriz, dedi.
Odasına çıktı,sandığını açtı.Birçok kutu ve bohça çıkardı.Annemle baş başa verdiler.İki gün içinde bebeğe patikler, başlıklar örüldü; entariler,hırklar dikildi.Çok güzel ve ilginç hediyeler hazırlanmış oldu.
Annem:
_İşte işe yaramaz sandığımız kumaş parçalarından,yün artıklarından ne güzel şeyler yaptık diye sevindi.
Etiketler:takım,kumaş,bebek
Çakıl taşı ve İnci
Denizin dalgalarının kıyıyı okşadığı sahillerin birinde bir çakıl taşı varmış. Hergün güzelim dalgaların sesini dinler mest olurmuş. Öyle bir ahenkle müzik söylermiş ki dalgalar onları dinleyince ayrı alemlere gidermiş. Bir gün çakıl taşının yanına güzel dalgalar bir hediye paketi bırakmışlar. Bu hediye bir midyeymiş. Midye çakıltaşının denizi görmesini biraz engelliyormuş. Çakıl taşı bu duruma üzülmemiş. gel zaman git zaman bir akşam midye kabuğu hafif ikiye ayrılmış. Ay ışığında içindeki inci parıl parıl güzelliğini göstermeye başlamış. Çakıl taşının gözleri kamaşmış. Bütün gece ona hayran hayran bakmış. Güneş doğunca bir martı ayağıyla midyeyi ikiye ayrılmış. İncinin güzelliği bütün bütün ortaya çıkmış. Çakıl taşı, inciye bakmış. İnci:
-Ne zorlukları aştım, sabırla. Midyenin içine bir kum tanesi olarak girdim. Kozanın içindeki tırtıl gibi, çamuru yiyen fidan gibi sabırla geldim, bugünlere.
Sahilde dolaşan bir insan inciyi görmüş ve almış eline:
- Yaşasın! Ne güzel bir kolye olur, bu. Güzelliklere güzellik katar demiş. İnsan, inciyle beraber uzaklaşmış. Çakıl taşı da onlar kaybolana kadar onlara bakmış. Yine dalga seslerine kulak vermiş, gözlerini ufka çevirmiş. Yine eskisi gibi güneşin doğuş ve batışını seyredebilmiş.
Serdar ÇALIŞKAN
YEREL DİRENİŞÇİLER
Kahraman Türk Ordusuna
Adnan KIZILTOPRAK
ÖNSÖZ
Bu kitap ülkenin içinde bulunduğu esaretten kurtulmak mücadelesi verenlerindir. Anadolu’nun birçok köy ve kasabasında adı sanı kaybolmuş direnişçilerin, yani gerçek kahramanların Çocuklara sade anlatımı için hazırlanmıştır.
Eser hikâye özelliği olduğu kadar bilgilendirme amacı da taşımaktadır. Tek olarak bilgi belki sıkabilirdi. Tek başına belki bazı çocukları kahramanlık hikâyesi okumaktan uzaklaştıracağı düşüncesiyle kısa kesitlerde anlatılmıştır.
BU mücahitlerimiz olmasaydı, bizler bugün bu topraklarda esaret altında beklide hiç olmayabilirdik. Onun için bu kitabı gerçek sahiplerine yad ediyorum.
Adnan KIZILTOPRAK
ŞEHİT SAKIP
20, YY. Başlarında Osmanlı Devleti Avrupa Devletlerinin etkisi altında kalmış, Anadolu’nun birçok yeri Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar ve Rumlar tarafından kendi aralarında paylaşılmaya başlamıştı.
Bu gidişat, bazen halktan yardım gördüğü sanılsa da aslında milli ruhu gelişmiş Türk evlatları arasında yer bulmuyordu. Tarihinde esaret nedir bilmeyen şanlı ordunun evlatları; kahramanlık timsali gençler bir bir ortaya çıkıyorlardı. Milli Kurtuluş meşalesini Samsun’a çıkarak başlatan Mustafa Kemal’in önderliğindeki Kuvvayi Milliyeciler ortaya çıkarak, vatanın bir karış toprağının verilmesine göz yummayacaklarını, canları pahasına olsa dahi açık yüreklilikle söylüyorlardı.
Vatanın her parçasının işgal güçlerinin sömürgesinde bulunması Millî kurtuluş için direnişin daha da körüklenmesine sebep oluyordu. Vatanımıza kasteden düşmanlar bununla da kalmayıp, girdikleri yerde namusa, cana kastederek birçok yaşlı kadın çocuk demeden katlediyorlardı. Fransızların himayesine girmiş olan güneyde yaşamak artık zindandan da öte imkânsız olmuştu. Sokaklarda Fransız askerleri cirit atıyorlardı.
Hangi Türk çocuğu sömürge altında yaşamayı kabul ederdi!
Mustafa Kemal Anadolu’da direnişi körüklemiş, halk ise buna elinde ne bulursa onunla destek vermeye çalışıyordu. Bir yanda, Osmanlı’nın devamı yönünde sömürgeyi kabul edenler ile direnişçiler bir saf olmuş, diğer yanda Millî mücadelede bağımsız olmadan yaşanamayacağına kanaat getiren Kuvvayi Milliye kuvvetleri ve ona dışarıdan destek verenler bunlara karşı savaşmıştır. Türk’ün şiarında yatan direniş de ancak böyle olurdu. Türk, sömürge altında yaşamaktansa ölmeyi kabul ederdi. Dememiş miydi büyük komutan “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” işte aynen öyleydi, bütün düşünceler.
Güneyde en uç noktada Fransızların sömürgesi altına girmiş Kilis’te direniş kahramanlıklarla ve genç kahramanlarla sürüyordu. Ortada silah yok, cephane yok, top yok, tüfek yoktu. Tüm bunların yerine ise mangal gibi yürekler vardı. Kaçınılmaz çete hareketleri vardı. Bu da halkın, milli gururun ve bir bayrak olma hevesinin dışa yansımasıydı.
Mustafa Kemal’in Milli mücadelesini duyanlar, O’nu örnek alarak bütün imkânsızlıkları bir tarafa atıp mücadele saflarına katılıyorlardı. Kilis ve Gaziantep’te buradaki yerli halkın ekmeğini yiyen Fransızlar yine Türk toprağında Türk’e zulüm ediyorlardı. Burada yaşayan Ermeni’ler ise Fransızların dalkavukluklarını yapıp; Türklere karşı gizli gizli Fransız’larla ortaklıklar yapıyorlardı. Tabii ki bu ortaklık, maddiyata bağlı, bir tür paralı askerlikti onların kanaatince. Çünkü Ermeniler Fransızlara ücret karşılığında asker olarak yazılıyorlardı. Ermeniler de Fransızların safında, paralı asker misali, denileni yapan ve Türklere karşı mücadele eden gâvur kuvvetlerini oluşturmuşlardı. Savaşa katılmayan Ermeniler de boş durmayıp, yerli halkın arasında dost gibi görünerek kışkırtıcılık ve ajanlık yapıyorlardı. Fransız’lar onlara bol bol para verip Kuvvayi milliye ye karşı halkı kışkırtmayı başarıyorlardı.
İşte bu mücadele yılları sürüp giderken 1920 yılında Fransızlar Kilise geldiler. Vatansever Kilis halkı dinini, imanını, namusunu korumak için mücadele verilmesi gerektiğine inanıyordu. Artık tek çıkış yolu vardı. O da Fransızları Kilis’ten kovmaktı. O günlerde çoğu çocuk denecek yaştaki gençler, Kuvvayi Milliye hareketine fiilen katılmamış olsalar da mücadelenin tam ortasında bulunuyorlardı. İşte Sakıp da bunlardan biriydi. Sakıp, tığ gibi bir genç henüz sakalı ve bıyığı terlememiş uzun boylu, yavuz bir delikanlı idi. Kuvvayi Milliye’nin dışında olmasına rağmen fiilen Kuvvayi Milliye Hareketinin içindeydi. Sakıp, gözü kara, Fransızlara karşı vatanın bir karış toprağını vermeyecek kadar cesur bir gençti.
Bir gün Kilis sokaklarında milli mücadeleye destek için gezen Sakıp 5 tane Fransız askerinin bir halka içerisinde bir kadını ortalarına almış şekilde telaşına şahit olur.
Fransız asker bir peçeli kadına yaklaşmış:
— Nedir bire bu peçe? Deyip kadının yüzündeki peçeyi çekip atıyordu. Kadının haykırışları Sakıp’ın kulağını çınlatıyordu.
— Bırak… Bırak… O peçe mi gâvur! Sende hiç Allah korkusu yok mu?
Diğer askerler ise olanları bir tiyatrodaymış gibi kahkaha atarak seyrediyorlardı.
— Aç peçeyi de görelim kadın!
Sakıp, kadınla uğraşan askerlerin yanına bir atmaca gibi fırladı:
— Hey durun bakalım! Bırakın o kadını…
— Sen ne karışıyorsun, sana ne?
Fransız asker böyle deyince Sakıp, belinden çıkardığı tabancasını üzerlerine doğrultarak 5’ini de oracıkta cansız halde yere serdi. Bu kahraman genç, hiç gözünü kırpmadan 5 Fransız askerini kendisi için yere sermiş genç delikanlıya sevinç gözyaşları içerisinde mahcubane bakarken bir yandan da yere düşen peçesi ile saçını kapatıyordu. Kısık ve ürkek bakışlarla:
- Sağol…
- Sağol…
— Allah razı olsun seni doğuran anaya… Canlar feda olsun bu topraklar için çarpışanlara. Deyip oradan uzaklaştı.
Sakıp ise silahında bulunan 5 merminin hakkını vererek yerine ulaştırmanın heyecanı ile evine doğru koşar. Evde bulunan mavzerini ve fişeklerini kuşandıktan sonra şaşkın bakan annesine dönüp:
— Anam benim: Oğlun vatanındaki ekmeği yiyip de kadınımıza kızımıza namusumuza göz diken Fransızların canına kıydı.
Annesinin dizine başını koyarak olup biteni annesine tek tek anlatır.
— Oğlum seninle gurur duyuyorum. Sakıp’ım benim. Bu topraklar ve namusumuz sizlere emanet yavrum. Baban gibi sende yiğit oldun da düşmanla çarpışıyorsun. Ah oğlum ah! Keşke baban da görseydi senin bu yaptıklarını. Nasılda gurur duyardı. Allah her zaman yardımcın olsun yavrum.
—Anacığım memleket yanıyor. Bizim burada durmamız haram… Mücadelede daha çok işe yararım, inşallah! Sen hakkını helal et!
Dedikten sonra Sakıp annesinin yanından uzaklaşır. Artık Fransızlar Sakıp’ın peşine düşecektir. Sakıp Kuvvayi Milliye’nin sınır kuvvetlerine giderek bir nefer olarak mücadele edeceğini, Kilis’teki sınır kuvvetlerinin komutanı İslam Bey’e anlatır. Sakıp artık mücadeleye İslam Bey’in yanında devam edecektir. İslam Bey ise bu delikanlıyı yürekli olduğundan ve cesaretinin kendisinden önce ona ulaştığından dolayı çok sevmektedir.
25 Mart 1920 günü seher vakti Suriye sınırındaki Bek Ovası’nda çetin bir mücadele başlamıştı. Kuvvayi Milliyeciler, Fransızların zırhlı ve uçaklı desteğine rağmen Fransızları Bek Ovası’nda İslam Bey’in komutasında perişan etmişlerdir. Perişan olan Fransız askerleri, kurtulmak için geriye kaçmış savunmaya durmuşlardır. İslam Bey’de ise bir telaş vardır. Gözü, Sakıp’ı aramaktadır. Fakat Sakıp, ortalıkta gözükmüyordur. Hâlbuki Sakıp, İslam Bey’in çevresinden hiç ayrılmazdı. Sürekli İslam Bey’i kollardı. Ona gelecek merminin bile önüne atlayacak kadar cesurdu. İslam Bey telaşla Sakıp’ı arıyordu. Çok sevdiği Sakıp, gözlerden uzakta İslam Bey ise merakta idi. Bek Ovası’nın hafif dalgalı yamacında duran tepenin üzerinde birinin yüzükoyun yattığını gördü. Şaşkın halde oraya doğru koştu. Yaklaştıkça Sakıp diye bağırarak:
— Olamaz Sakıp, bu sen olamazsın! Sakıp kardeşim, diyerek yüzükoyun yatan Sakıp’ı çevirdi.
Sakıp vurulmuştu. Sıcakkanları toprağa damlıyordu, Sakıp’ın…
İslam Bey:
— Asker hemen sargı bezi su getirin…
Bunu duyan Sakıp, İslam Bey’e dönerek:
— Kardeşim, yorulma! Kimseyi de yorma! Vakit tamamdır. Ben bu tepede inşallah şahadet şerbetini içeceğim. Şehit olacağım. Sana vasiyetimdir:
Sol göğsünü göstererek:
— Şuramda bir bayrak var. Ben onu sizlerle beraber Kilis hükümet konağına dikmeyi arzuluyordum. Fakat bunun artık mümkün olmayacağını anladım. Zamanım doldu anlıyorum. Bana söz vermeni istiyorum. Benim yarım kalan işimi senin tamamlamanı istiyorum.
Sakıp’ın ağzının sağ tarafından ılım ılım kan gelmeye başlamıştı. Ağzından köpükle karışık kanlar döküle döküle şahadet getirerek, oracıkta İslam Bey’in kollarında şehit olmuştu.
Sakıp bundan sonra Şehit Sakıp olmuştur.
Şehit Sakıp’ın göğsünden akan kanlarla daha da kızaran al bayrağı çıkarıp alan İslam Bey:
— Sakıp’ım benim sözünü tutacağım, dedi.
Gözyaşlarına hâkim olamayan o vatanperver, hıçkıra hıçkıra şehit Sakıp’ın başında ağlıyordu.
Kilis’e Şehit Sakıp’ın şehitlik haberi onlardan önce ulaşmıştı. Sakıp’ın annesi Belkıs Hanım:
- İslam, söyle bakalım yiğidim, kurşunu sırtından mı, yoksa göğsünden mi yemiş? Diye sordu.
İslam Bey:
- Belkıs ana, tam kalbinin üstünden.
Belkıs Hanım:
— Şükürler olsun…
Belkıs Hanım, ellerini yukarıya kaldırarak:
— Allah’ım, hakkımı helal et oğluma… Allah’ım hakkımı helal et oğluma… Dedi. Daha sonra İslam’a dönerek:
— Eğer deseydiniz Sakıp’ım kurşunu sırtından yedi, vallahi billahi ona hakkımı helal etmezdim. Benim Sakıp adında bir oğlum olduğunu söylemezdim. Benim oğlum kahramandır. Benim oğlum kaçmaz. Benim oğlum kaçarken kurşun yiyip ölmez. O babası gibi şehitlerin yanına gitti. Ben bilirim kınalı kuzumu, dedi.
Bu konuşmadan sonra İslam Bey yine gözyaşlarına boğulmuştur.
Şehit Sakıp’ın şehit edilişinin üzerinden 7 ay sonra; yani tam 252 gün sonra Fransızlar arkalarına dahi bakmadan Kilis’i terk ederler. 7 Aralık 1921 günü Kilis kurtulur. O gün şehit Sakıp’ın bayrağı onun vasiyeti üzerine İslam Bey tarafından kalabalık Kuvvayi Milliyeciler ve vatandaşlarca bayrak direğine çekilir.
MÜSLÜMAN BEY (MEHMET TAHİR BEY)
Yıl 1918 Anadolu’da birçok köy, kasaba yer yer işgal ediliyor, bunlara karşı bir avuç denen yürekli, kalbi vatan hasretiyle yanıp kavrulan Kuvvayi Milliye’ nin o sırım gibi gençleri vardı.
Anadolu’nun üzerinde dolaşan karabulutlar, sınır bölgesinde bulunan Kilis için pekte iç açıcı bir durum arz etmiyordu. Bu günler sanki karanlığa saplanan bir ok gibi Türk’ün ve bağımsızlıkla yaşamış Kilislinin yüreğine saplanıyordu. Diğer taraftan bu güzelim vatanı parça parça paylaşmaya çalışan ittifak devletlerinin de emellerine ulaşmaktaki sevinçleri kendini gösteriyordu. Askerler bu topraklarda oturan halkı mülteci gibi görüp onları kovmanın yollarına bakıyorlardı.
Anadolu’nun birçok yöresini işgal eden İngiliz ve Fransızlar, zafer kazanmış bir komutan sarhoşluğuyla Osmanlının parçalanışındaki paylarından dolayı sevinmekle de kalmayıp, biraz daha fazla toprak almaya çalışıyorlardı. Anadolu bu denli zor günlere düşmüş olsa da vatansever gençler ve halk bu topraklarda “ Ya İstiklal Ya Ölüm” diyecek kadar cesaretli yürekleriyle Kuvvayi Milliye saflarına katılıyorlardı.
Kilis’te Fransızların bir sakız gibi yapışıp burayı talan ettiklerini duyan vatanseverler, Kuvvayi Milliye’nin çalışmalarını hızlandırıyorlardı. O zamanlar bu katılımı duyan ve İstanbul’da bulunan Mehmet Tahir 12 yıllık polislik mesleğinden ayrılarak Kilis’e koştu. Artık kendi çocukluğunun geçtiği bu toprakların ona daha çok ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Bunun kendisi için bir görev olduğunun bilincindeydi. Öylece eli kolu bağlı durmayacaktı. Kilis’e geldiğinde Mustafa Kemal’in Halep üzerinden Kilis’e geleceği haberi de dilden dile dolaşıyordu. Mehmet Tahir Bey de diğer vatana gönül vermiş Kuvvayi Milliyeciler gibi Heyecanla Mustafa Kemal’in gelmesini iple çekmeye başlamıştı.
Nihayet 28 Ekim 1918 günü öğleden sonra Mustafa Kemal Kilis’e gelmişti. Mustafa Kemal Kilis’e gelişinde Kilis’teki Kuvvayi Milliyecilerin güvenli bir şekilde onları karşılamalarından çok hoşnut olduğunu beyan etmiştir. Mustafa Kemal onu karşılayan Kilis Jandarma Komutanı Yusuf Ziya Bey ve Mehmet Tahir gibi Kuvvayi Milliyeciler tarafından karşılanmasındaki uyanıklılığı göz ardı etmemiştir. O zaman Mevlevihane olarak düzenlenen yerde Mustafa Kemal Misafir edilmiştir. Kilisli vatanseverlerle görüşen Mustafa Kemal, kentin güvenliğinin sağlanması görevini de Mehmet Tahir’e vermiştir. Kilis Jandarma Komutanı Yusuf Ziya Bey ise Karargâhta bulunan tüfeklerden bir kısmını Mustafa Kemal’in emirleri doğrultusunda Mehmet Tahir Beye teslim etmiştir. Kilis’in Debboy Kahvesi olarak anılan yer ise Kuvvayi Milliye’nin karargâhına dönüştürülerek kullanılmaya başlanmıştır. Bundan sonra Kilis’in iç ve dış güvenliği Mehmet Tahir’in Komutasındaki Kuvvayi Milliyeciler verilmiştir.
Mustafa Kemal ise Kilitsen ayrılmadan önce Mevlevihane’nin önünde “ İlk ayak bastığım Türk toprağındaki bu uyanışa cidden hayran kaldım. Bir daha İman ettim ki bu millet asla ölmeyecektir. Var olun Aziz Kilisliler” diyerek tarih sayfalarına Kuvvayi Milliye’nin ve Mehmet Tahir’in düzenli bir çete kurduğunu bunu da beğendiğini belgelemiştir. Kilislinin vatan uğruna yapacakları bununla başlamış ve yurda düşmanı sokmayacaklarına emin olunmuştur.
Kurtuluş savaşı Anadolu’da çeşitli saldırılarla devam ediyordu. Halep’te, Anadolu’yu ele geçirmek hayaliyle yanıp kavrulan İngiliz birlikleri hummalı bir şekilde planlar yapıyorlardı. Bu birliklerin öncülerinden Müchim Paşa, Halep’te saltanatını ilan etmek pahasına her yeri yakıp yıkıyor gittikleri yerleri talan ederek Türk kökenli olan vatandaşları da idam ediyordu. Halep’te hâkimiyetini iyice hissettiren Müchim Paşa birlikleri Kilis’e de öncü birlikler göndererek Kuvvayi Milliye’yi bastırmaya uğraşıyorlardı.
Müchim Paşa:
- Bana Türk’lerin kellesi lazım!.
- Bana zafer lazım.
Nikon:
- Zafer bizimdir paşam. Halep’te Kilis’te bundan sonra senindir.
Müchim Paşa:
- Yetmez! Yetmez.. Antep, Maraş ver elini Anadolu. Bu topraklar hepsi bizim olmalı. Nedir? Onlardan çektiğimiz?…
Dedi ve şarabını zafer için, idam edilenlerin şerefine kaldırdı.
-
Zafer bizimdir dostlar. Bu topraklar bundan sonra İngiliz’lerindir. Yani gerçek sahipleri olan bizlerindir. Bu topraklarda Türk’lerin yaşamaması lazım. Onları bir an önce yok etmemiz lazım. Kuvayi Milliye’ye hizmet eden kim varsa onların kafasını istiyorum.
İngiliz askerleri sarhoşluğun verdiği cesaretten yararlanarak; hep bir ağızdan “Zafer bizimdir komitan. Zafer bizimdir.” Diyerek kadehlerini kaldırıyorlardı.
Bunlar böyle sürüp giderken Mehmet Tahir Beyin yönetimindeki Kilis Kuvvayi Milliye Birlikleri de boş durmuyordu. Kanına susamış çoluk çocuk yaşlı kadın demeden katlederek geçen İngiliz birliklerine destek verenlerde Mehmet Tahir’e bağlı Kuvvayi Milliyeciler tarafından tespit ediliyorlardı. Mehmet Tahir mücahitlere:
- Arkadaşlar Geyyar aşiretini buradan göndermemiz lazım. Çünkü onlar İngilizlerin burada dalkavukluklarını yapıyorlar. Her yerde dost görünüp önümüzü tıkıyorlar.
Hasan Kamil:
- Peki, Nasıl bir yol izleyelim de bunlardan kurtulalım Tahir?
Mehmet Tahir ise Bundan sonra neler yapılması gerektiğini ve yapılacakları, onları nasıl etkisiz hale getireceklerini kendi cebinden çıkardığı bir eski harita üzerinde anlatmaya devam etti.
Mehmet Tahir:
- Arkadaşlar! Geyyar aşiretini sürmekle de iş bitmiyor. Bunlarla beraber hareket ettikleri istihbaratını aldığımız diğer aşiretlerde etkisiz hale getirmemiz lazım.
Mücahit:
- Biz bu vatanın bir karış toprağına canımızı koyduk. Kilis’e gelecekleri varsa görecekleri de vardır.
Mehmet İslam:
- Gâvuru buradan kovmadan bize uyku yok. Onlara burayı dar etmemiz lazım.
Mehmet Tahir:
- Tabi ki dar edeceğiz. Bu topraklar atalarımızın bize emaneti. Yüzyıllardır bu topraklar için savaşmış atalarımızın çocuklarına, bırakıp kaçmak yakışmaz. Nasıl onlar savaştıysa bize de savaşmak; gerekirse bu topraklarda ölmek düşer.
Mehmet İslam:
- Bana bir yol ver Tahir şunları temizleyeyim. Artık dayanamaz oldum. Yetti artık! Bir avuç dediğimiz buradaki kahramanlar, onların topundan, tüfeğinden, silahlarından daha güçlüdür.
Arkadaşları Mehmet İslam’ın bu sözlerini gözlerinden yaşlar akarak can kulağıyla dinliyorlardı.
- Onlardaki silah cephane bizdeki yürek kadar etmez. Bizimde Mustafa Kemal’imiz var. İmanımız var. İnanmış neferlerimiz var.
- Oradaki arkadaşlarını göstererek:
- İşte buyrun sizler bizler varız. Bizi gözleyen yavrularımız var sonra ne deriz onlara. Neyi miras bırakırız. Korkarak kaçmayı mı? Yoksa Ölmeyi mi? Orada olanlar duygulu bir şekilde Mehmet İslam’a sevgiyle ve muhabbetle baktılar. Sanki bizde ölmeye varız. Bizde ölmeye geldik dercesine, duygulandılar.
Mehmet Tahir:
- Bu topraklar için doğduk; bu topraklar için şurada canımızı veririz. Ne dersiniz arkadaşlar?
Mulla Recep:
- Doğrusunuz. Tabii ki bu yoldan dönüş yok.
Ahmet Remzi:
- Korkmuyoruz arkadaşlar; bizde Mustafa Kemal gibi bir Komutan var. Kendi canına susayan varsa gelsin. Bu topraklara, Allah’a verecek bir canımız var. Onu da aha şuracıkta vermeye hazırız.
Yine duygulandılar ve Allah’a sığındılar. Ellerini açıp hep birlikte dualar ettiler. Allah’ım! Sen vatanımızı bize gurbet etme. Sen düşmana fırsat verme diyerek. Dualar ettiler.
Artık söylenecek bir şey kalmamıştı. Düşman belliydi, bundan sonra ne yapılması gerektiğinin planı yapılmalıydı.
Mehmet Tahir, Mehmet İslam, Sakıp Bey, Hasan Kamil, Ahmet Remzi, Mulla Recep kafa kafaya verip kararlar alıyorlardı. Kuvvayi Milliye o kadar düzenliydi ki; şimdiki düzenli ordunun temelleri atılmıştı. Bir tarafta Kuvvayi Milliye, düzenli bir ordu şeklini almaya çalışırken; diğer taraftan takvimler 6 Aralık 1918’i gösteriyordu. O gün şehre bomba gibi bir haber düşmüştü. Kilis İngilizler tarafından fiilen işgal edilmişti. İngilizlerin Kilis’e geleceklerini ve işgalci birlik olarak yaşayacaklarını öğrenen Kuvvayi Milliyeciler yapılacak tek şeyin artık dağa çıkmak olduğuna karar verdiler. Kuvvayi Milliye dağa çıkarak yeniden teşkilatlanacaktı. Dağa çıkanlar ve şehirde kalanlar olarak yeniden yapılanması gündeme gelmişti. Mehmet Tahir yeni oluşturulan Kuvvayi Milliye birliğinde “Müslüman” kod adı ile varlık gösterecekti. Artık gerçek kimliklerin gizlenmesi gerekiyordu. Bu durumu arkadaşları ile paylaşmaya çalışan Mehmet Tahir:
— Arkadaşlar! Mustafa Kemal’in şehrimize gelişi bizi daha da cesaretlendirdi. Bu mücadeleye genç bir delikanlı gibi yeniden girişeceğiz. Planlı ve akıllı bir mücadele dönemi bizi beklemektedir. Ancak bu şekilde onları toprağımızdan kovabiliriz. Harap düşmüş ve toprakları işgalcilerle paylaşılmış Osmanlı’nın yapacağı bir şey kalmamıştır. Esaret altında yaşamak, bize ve bizim gibi geçmişi onurlu Türk çocuklarına yakışmaz. Biz bitmeden mücadele bitmez.
Bir Osmanlı zabiti olan Mehmet Tahir, Mustafa Kemal’i gördükten sonra bu milletin esareti hak etmediğini bir kez daha anlamıştı. Böyle kahraman askerler var oldukça da bu mücadeleden zafer kazanmak an meselesi diye düşünüyordu. İngilizler yavaş yavaş topraklarımızdan çekilecekler ve yerlerine Fransız zabitler geleceklerdi.
İngiliz ordusunun askerlerinin bu hazırlıkları gözden kaçmıyordu. Osmanlının 600 yıllık toprakları savaşmadan ittifak devletlerini arasında paylaşılıyordu. Bu sırada Kilis’e Fransız kuvvetlerinin geleceği haberi Kuvvayi Milliyeciler’e ulaşmıştı.
Müslüman Bey (Mehmet Tahir):
- Arkadaşlar Fransızlar toprağımızı işgal etmek için yola çıkmışlar. Onlara bir sürpriz hazırlayalım.
Fransızların Akça koyunlu mevkiinden Kilis’e gelecekleri istihbaratına dayanılarak, çevrede bulunan diğer çetelerden de destek istendi. Arpakezmezli Hasan ve Oylumlu Kiyalar çeteleri destek verecekleri kararını almıştırlar. Fransızlara sürpriz bir karşılama hazırlanmıştır. Müslüman Bey’e(Mehmet Tahir) bağlı Kuvvayi Milliye birliği Seve Deresi’nde Fransızları pusuya düşürürler. Fransız askerleri karınca sürüsü gibi çetelerin üzerine doğru gelmektedir. Zırhlı araçlar ve uçak desteğiyle mücadele akşama kadar sürer. Kuvvayi Milliye iman gücüyle ancak onları bu kadar oyalayabilmiş ve birçok zayiat verdirmesine rağmen akşam karanlığında karınca sürüsüne benzeyen Fransız askerleri Kilis’e girmeyi başarmışlardır. Artık yapacak bir şey kalmamıştır. Toparlanmak ve yeniden güçlenmek lazımdır.
Müslüman Bey (Mehmet Tahir), Atatürk’ün Kilis’e geldiğinde kendilerine verdiği talimatı uygulamaya koydu. Bunda sonra dağa çıkılacak ve Gerilla savaşı yapılacaktı. Yanına Sakıp, İslam, Mücahit, Hasan Kamil, Ahmet Remzi ve Mulla Recep gibi ileri gelen çetelerle dağa çıktılar. Bu arada Müslüman kod adını alan Mehmet Tahir yeni kimliği Müslüman Bey adıyla Kilis Kuvvayi Milliye’ sindeki görevini de yürütüyordu. Hatta dağdan gizli gizli gelerek birçok baskınlara da katılıyordu. Bu sıralarda Kilis’te bulunan Fransız karargâhını gözünü kırpmadan bombalamıştı. Karataş’ta yapılan baskında ise etkin rol almıştı.
Fransız askerlerinin yavaş yavaş Anadolu’ya sızmaya ve Antep’e doğru gitmeye hazırlandıkları haberi geldi. Müslüman Bey, Behçet İslam, Mehmet İslam, Hikmet Çavuş, Kazan Ali, Kazan Dağlı, Kel kâhya oğlu Abdurrahman, Bostan Hoca oğlu Abdullatif ve Tahmisçi Azzo gibi arkadaşları ile Antep yolunda bulunan Sinnep ve Acar Köprülerini havaya uçurarak onların Antep’e varmasını engellemeyi başarmışlardı.
Müslüman Bey Kilis’in kurtuluşundan sonra (7 Aralık 1921) Kilis Cumhuriyet Savcılığı görevine getirildi. Bununla beraber Kilis İdare Meclisinde Yönetim Kurulu Üyesi olarak ta görev yaptı. 10 Kasım 1938 yılında Mustafa kemal Atatürk’ün ölüm haberini alınca aniden rahatsızlanan Müslüman Bey aşırı üzüntüden dolayı gözlerini kaybetti. Hayatının bundan sonraki dönemlerinde gözleri görmeden yaşayan Gazi Müslüman Bey 8 Ocak 1953 yılında hayata gözlerini yumdu.
HASAN KAMİL BEY
Milli mücadele dediğimizde aklımıza ilk gelen şey Kurtuluş Savaşı oluyor. Direnerek topraklarını kurtarmaya çalışan Kuvayi Milliyeciler elbetteki unutulmaz hatırlanır. Bu vatan için canını vermiş şehitler ve gaziler bizler kendilerine ateşe atmışlardır.
Yerel direnişlerden Hasan kamil de bunlardan biriydi. Hasan KAMİL denince akla zeki kıvrak yaptığı şeylerden cesaret duyan cesur insan akla gelirdi. Bu cesareti ise ona başarı veriyordu.
Kolay kazanılmamıştı bu bağımsızlık mücadelesi. Çoğunluğu 19-20 yaşında olan gencecik mücahitler bizlere bu toprakları bırakmak uğruna aç susuz silaha sarılmışlardı. “ Bu bayrağın altında doğduk bu bayrağın altında öleceğiz” Bu toprağı kimseye vermeyeceğiz düşüncesiyle mücadele ediyorlardı.
Takvimlerin 15 mayıs 1919 gösterdiğinde günlerde olan haberler ancak iki üç gün sonra Anadolu’da duyuluyordu. 15 Mayıs 1919 da İzmir işgal edilmişti. Bu dönemde ise Kilis’te oyununu sergileyen Rumların tiyatro oyunu sergileniyordu. Haber Kilis’te bomba etkisi yapmıştı. Maarif kahvesinde oturan kahvenin müdavimleri bu haberle şok olmuştu. Hasan Kamil’de oradaydı.
— Vay anasına ! demek her gece tiyatroda Eleni denen yosma “Oh oh maşallah İzmir’de buluşuruz inşallah” şarkısını boşuna söylemiyormuş. Dedi. Ve bir şimşek gibi yerinden fırlayarak Kilis sokaklarına doğru hızlı adımlarla yüremeye başladı. Arkasından arkadaşlarından birkaçı da onunla beraber hızla gitdiler. Kafasından binlerce fikir gidip geliyordu. Bu duruma sessiz kalınamayacağını düşünen arkadaşlarına anlatacakları vardı. Adımları da arkadaşlarına çekiyordu Hasan’ı.
Sayid Baytaz ve Asaf Sarıca ile Kilis sokaklarının dar sokaklarındaki evleri iki saatte gezdiler. Hüseyin Fevzi Sansal ve Mahir Canpolatın da önderliğinde 200 ye yakın kişiyi Turan Mektebinde toplamışlardı.
Hasan Kamil:
— Arkadaşlar bu duruma sessiz kalmamız düşünülecek bir şey değil. İşgal kuvvetleri İzmir’e girmiş. Biz iki gün sonra duyuyoruz. Rum tiyatrocular ise gözümüze baka baka “İzmir’de buluşuruz inşallah türküsünü “okuyorlar.
Sayid Baytaz:
—Bir protesto mitingi yapmamız lazım.
Asaf Sarıca:
— Bu yetmez. Mitingle her şey bitmez. Sonra da çalışmalıyız. Bunlar duracak gibi görünmüyor.
Mahir Canpolat:
— O zaman önce miting için izinler alalım. Hazırlıklar yapalım. Bir an önce işgale karşı olduğumuzu ortaya koyalım.
Hasan Kamil:
— Beyler burada beraberce bir bildiri hazırlayalım isterseniz. Neleri yapacağımızı sıralayalım.
Fevzi Sansal:
— Elbette önce bildiri hazırlamak lazım. Bu bildiriyi duyurduktan sonra da mitingi yapalım. Bunun için kaybedecek bir dakikamızın bile olmadığını açık açık belirleyelim.
Hasan Kamil:
— Kaybeden biz olamayalım. Bugün İzmir yarın Anadolu’yu yavaş yavaş işgal edecekler. Ülke paramparça olacak. Onun içindir ki burada direnmemiz lazım. Direnmek için de hep birlikte hareket etmemiz hep bir ağız olmamız lazım dedi
Salonda büyük bir alkış koptu Hasan Kamil’in bu sözlerine.
— sırtımızda çeket yok palto yok ayakkabı delik bacaktaki don yırtık savaşan babalarımızın bu emanetine sahip çıkacağız. Gerekirse anaya babaya hasret çoluk çocuktan uzak kalacağız dedi.
Turan Mektebinde bulunan herkes duygulanmıştı. Bir an olsun işgalcilere rahat vermemek için ant içmişlerdi.
Bu toplantıdan sonra bir protesto bildirisi yayınladılar. Kilis kaymaklığına bunu götüren Hasan Kamil ve arkadaşları Kilis Kaymakamlığından ayrılan İbrahim Süreyya beyin yurtseverliği gibi bir yurtsever olmayan olaylara daha temkinli olarak yaklaşan Kamil Amil adlı arap kökenli kaymakamdan bu izni almanın kolay olmadığına kanaat getirdiler. Kaymakam işgali protesto mitingine karşı idi. Onun gibi jandarma komutan Yusuf Ziya Bey ve eşraftan Kara Hakkı mitingin olmasını istemeyenlerin başını çekiyorlardı.
Hasan Kamil ve ardaşlarının Hükümet konağına geleceği haberini alan Kaymakam Kamil Amil bey direnişçileri hükümet konağının önünde karşıladı.
Kaymakam Kamil Amil Bey:
— Beyler böyle bir mitinge izin veremeyiz. Bu durum ittifak devletlerini kızdıracağı gibi Osmanlı devletine zarar verecektir.Olayları çığırından çıkaracağından devleti umumiye adına buna müsaade etmemi beklemeyin. Dedi.
Kaymakamı işgale karşı iyice alıştıran jandarma kumandanı Yusuf Ziya bey ile Kara Hakkı kaymakamın bu tutumda bir görüş sergilemesinden mutluydular.
Yusuf Ziya:
— Kaymakam bey zaten yurdun birçok yeri işgal altında böyle bir miting olursa Rumları ayaklandırırız. Şehirde huzur kalmaz diyordu. Kaymakamda zaten tavrı ile işgalcilerle birlik olacağı konusundaki tutumunu sergilemişti.
Mitingin yapılmasın izin verilmemişti. Bu durumda başka bir planı devreye sokmak gerekiyordu. Hasan Kamil Kilis müftüsünden rica ederek miting konusunda kaymakamla görüşmesinin yararlı olacağını düşünüyordu. Müftü arkadaşlarının ricasını kırmayarak kaymakamla görüşmeye gitti. Kamil Amil Beyin Rumların ayaklamasını sebep gösterip böyle bir mitinge izin verilmesinin söz konusunun olmadığını müftüye açık açık söyledi.
Hasan Kamil yine arkadaşlarını topladı.
— Arkadaşlar miting yapamıyoruz. İşgalcilere karşı gelemiyoruz. Böyle elimiz kolumuz bağlı mı kalacağız? Rumlar gözümüzün önünde bize inat edercesine “İzmir’de buluşuruz inşallah” türküsünü söyleyecekler bizde onlarımı alkışlayacağız!
Sayid Baytaz:
— Onları buradan kaçıralım o zaman.
Hasan Kamil:
— Kimseye zarar vermeden o gavurları buradan kaçırmak lazım.
Sayid Baytaz:
— Onların tiyatrosuna gidenleri engelleyelim. İzletmeyelim o oyunlarını. Çadırlarını toplasın gitsinler buralardan.
Hasan Kamil:
— Hemen her yere duyuralım, bizden hiç kimse o oyunlara gitmesin. Herkes bildiğine duyursun. Bilinsin ki onlar bize karşıdırlar. Bununda cezasını boş seyircisiz kalarak ödeyecekler.
Sayid Baytaz:
— Zaman çok dar Hasan. Çabuk olalım o zaman nasıl yetişeceğiz halka.
Hasan Kamil:
— Yetişebildiğimiz yerlere yetişelim. Ondan sonrada gençlerle gruplar halinde tiyatroya gelen yollarda duralım. Herkesi çevirelim. Dönenler döner. Dönmeyende olursa sürprizimize ortak olurlar. O zaman da dayak kime niyet kime kısmet olur.
Akşam kararmaya başlamıştı. Tiyatro saatide yaklaştığında seyirciler yollarda gözükmeye başlamıştı. Tiyatroya gelenlerin bir çoğu yoldan geri dönüyorlardı. Kilis’te yaşayan Rumlar dahi tiyatroya girmekten vazgeçmişlerdi. Fakat ne acı ki! Söz dinlemeyen sözde Müslümanlar onlara destek vermeye tiyatroya girmişlerdi. Bunlarda 10-15 kişi kadardılar. Vatanseverler nihayetinde düşündükleri planı yapacaklardı. Bu kadar halkı boşuna çevirmemişlerdi tiyatrodan.
Hasan Kamil ve arkadaşlarının oyunu sabote etme planı uygulamaya konuyordu. Tiyatroya sabote edecek gruptan önce Sayid Baytaz ve Hasan Kamil gelmişlerdi.
Hasan Kamil:
— Sayid! Sen içerde salondaki lüks lambasının altında yerini alacaksın. Benim işaretimle sen başının üstünde duran lüks lambasını patlatacaksın bende sahnedekini.
Sayid Baytaz:
— Tamam anlaşıldı.
Dedikten sonra Sayid ve Hasan Kamil içeriye daldılar. Hasan Kamil işaret etmeye kalmadan ikisi birden aynı anda salonda bulunan lüks lambalarını patlattılar. Ortalık zifiri karanlık olmuştu. İçeride bulunan izleyiciler kaçmaya çalışırken onları kapıda sürpriz bekliyordu. Mücahit gençler eline geçenleri iyi bir dayaktan geçiriyorlardı. Herkes nasibini alıyordu önüne gelenden. Çevreye dağılanlar ne olduğunu anlamadan dayak yeyip kaçacak yer arıyorlardı. Kaçmak çözüm değildi. Her taraf gençlerle dolmuş ve mahşerden kurtulurcasına acılarla bağırıp koşuşturuyorlardı.
Olay çok geçmeden dayaktan nasibini alıp kaçanlar tarafından kaymakama kadar ulaşmıştı. Kaymakam, Jandarma Komutanını da yanına alarak tiyatrocuları apar topar gece yarısı bir arabaya bindirip Antep’e göndermişti. Olayın büyümesi kaymakamında işine gelmiyordu.
Ertesi gün artık Rumların böyle kışkırtıcı tiyatrolarının artık gelemeyeceğini düşünen Cemaati İslamiyye derneğinin üyeleri maarif kahvesinin bahçesinde otururlarken duvarlara asılan yazılar bir anda dikkatlerini çekmişti. Kilis’te gece kulübü açılacağı yazıyordu. Açılış açılıştı ama altındaki iri puntolu yazılar şaşırtmıştı. Daha Rumların tiyatrosunu gittiğine sevinemeden yeniden Rumlar geliyordu. “Açılışı ünlü sanatçılardan Aldo, Kıldo ve Fedon” un yapacağı yazıyordu. Bunlarda yetmezmiş gibi o gece Rum kültürünün küçük bir parçası olan sirtakinin de o akşam yapılacağı.(Sirtaki Rumlar tarafından oynanan bir tür tabak kırma oyununa verilen ad) Hem de bir çok tabak kırılacağı yazıyordu.
Gençler düşünmekten ağızlarını bıçak açmamıştı. Öylece 1 saate yakın kalakaldılar. Ne olursa olsun Hasan Kamil ve arkadaşları bunların artık yazıdan öte gitmeyeceğini kafalarından geçiriyorlardı. Müslüman Mahallesinde Salyangoz satılmayacaktı. Bu böyle de olmalıydı. O yazıda duvarlara asılan ve ondan öteye gitmeyen bir yazı olarak kalacağına kanaat getirmiştiler.
Mustafa Kemal Atatürk, bu olaylardan sonra 28 Mayıs 1919’da Valiliklere ve bağımsız mutasarrıflıklara bir genelge göndermiştir.
İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgali karşısında “Milli varlığa karşı vurulmuş olan bu korkunç darbeye karşı açıktan açığa bir tepki gösterilememişti. Milltin bu haksız darbe karşısında sessiz kalması elbet kendi lehine yorumlanamazdı. Onun için milleti uyarıp harakete getirmek gerekirdi.” Diye tepkisini belirtmişti.
Hasan Kamil ve arkadaşları gibi mücahitler Atatürk’ün bu genelgesinden tam 11 gün önce 17 Mayıs 1919 da bu tepkiyi göstermişlerdir. Bu tepki Kilis’te değil de İzmir’de olsaydı İzmir işgal edilmeyebilirdi.
Böyle kahramanlar, mücahitler var oldukça bu millette var olacaktır.
Bir gömleğiniz var, bembeyaz.Onu giymeyi seviyorsunuz, ama kirlenmesinide istemiyorsunuz.Bir gün üstüne bişey döktünüz, önemsediniz veya önemsemediniz, o kirlendi bi kere.”Yıkarım, geçer” dediniz ve yıkadınız.Tam anlamıyla o lekeyi yok edecek bir deterjan bilmiyorum.Azcıkta olsa leke kaldı tabi.Siz giymeye devam ediyor, üstünüze başınıza bişeyler dökmeyi sürdürüyorsunuz.Ama her seferinde istediğiniz kadar yıkayın, her tarafı leke içerisinde.Bir gün bakmışsınızki o gömlek giyilmez halde.Ama siz inatçılık yapıp yine giymek istiyorsunuz.Hiç düşünmüyorsunuz sizi dışarıda o şekilde görenler size nasıl gülerler?, ne derler?, ne düşünürler? Siz sadece sevdiğiniz gömleğin peşindesiniz halbuki.
Ta ki o gömleğin kirlendiğini anlayıp, çöpe atana kadar.
AŞKIMIZ MEĞER YALANMIŞ…
Daha 12 yaşındaydım,6. sınıfta bir kız gelmişti sınıfımıza,sarı-siyah saçları kara gözleri ve güzelliğiyle,herkez onu hayal ediyordu ben ise ona olan aşkımı itiraf etmeyi beceremiyordum bir türlü kendime güvenemiyordum ya kabul etmezse? samimi olmasakta arkadaştık bize gelir giderdi kız arkadaşıyla beraber sohbet ederdik 1 yıl böyle geçti, sınıfımdan bir arkadaşımla çıktı,bende o zamanlar kahrolmuştum,hayatımın ışığı sönmüştü…
13 yaşındaydım artık 7.sınıfa geçmiştik bu yıl samimi olmuştuk ama hep onu kıskanıyordum,onun hayallerini kuruyordum,geceleri yatmadan önce dua eder Allah’tan beni sevmesini,benimle olmasını diliyordum…
birgün arkadaşıyla bize gelmişti oda bizim sınıfımızdaydı,neyse ben artık itiraf etmeliydim o başka odadaydı,diğer arkadaşıda yanımdaydı bir kağıda seni seviyorum diye yazdım arkadaşına verdim oda götürüp kağıtı verdi. kalbim güm güm atıyordu acaba ne olacak diye,ve arkadaşı yanıma geldi kağıda baktım ve bu sözü hiç unutamam! ”bende,bende seni çok seviyorum canım” yazıyordu, o anda kalbim duracaktı sanki,yanıma geldi hiçbirşey olmamış gibiydi,artık biliyordu onu sevdiğimi düşündüğüm gibi rahat değil dahada çekincen davranıyordum ama içimi bir bilse neler vermezdim ona sarılıp seni seviyorum diye haykırmayı,o gün böyle geçti,aynı mahalledeydik bir arkadaşımın evinin önündeydik oda yanıma geldi ne yapıyorsunuz dedi bizde o arada meyve suyu içiyorduk onada ikram ettim, elimle sanki tahtaya yazı yazarmış gibi seni seviyorum yazdım oda ”bende” dedi.. o anda çok mutlu olmuştum artık beni gerçekten seven biri var diye düşünüyordum…
birkaç haftadır beraberdik o bize gelirdi beraber otururduk ama hiç yalnız gelmezdi hep o arkadaşıyla…
bir kere olsun sarılamadım doyasıya hep bunun özlemi içerisindeydim….
hayat hikayemin sonu; sebepsiz nedenlerden dolayı ayrıldık,ama ayrıldık bile demedik birbirimize,hiçbir şey olmamış gibi hayat devam ediyordu,ben düşünüyordum,beni seven biri var diye ama yinede şunu anladım herşey yalanmış… gerçek aşkı bulmak zor şu an 16 yaşına bugün girdim 19 Mart 2008 doğum günüm kimse yok yanımda, annem bile dışarıda arkadaşlarıyla, yanlızlığım ve üzgünlüğümden dolayı bu hikayeyi yazdım…
ve halende ”O”nu unutamıyorum…
EDA, LALE ve ARILAR ( İlk Okul Seviyesi )
Hendek’in Kadifekale köyünde 10 yaşında Eda diye bir kız çocuğu yaşardı.Sabahları erkenden kalkar ve okuluna giderdi,okuldan döndükten sonrada köyün dağlarında, kırlarında oynamayı çok severdi.Bir gün kırlarda çilek toplarken, uzak bir ağacın dalında büyük bir arı peteği gördü ve hemen yanına gitti.
Önce arıların hareketlerini inceledi sonra yerden aldığı bir sopayı arıların olduğu peteğin içine sokmaya başladı.Fakat sopa peteğe yeteri kadar uzanamadığı için yerden aldığı bir taşı peteğe doğru fırlattı.
Arılar bu olan bitene hiç sevinmemişlerdi doğrusu…Fakat Eda petek içerisinde yaşayan arıları merak ettiğinden sebepsiz yere onların yuvasını aşağıya düşürüp yakından incelemek istedi.
Beş dakika sonra ağacın gövdesine 1 metre kadar tırmanıp elindeki sopayla peteği düşürmek isteyince arıların biri Eda’yı kolundan sokuverdi.
Eda o an dengesini kaybedip ağaçtan aşağıya düşüp kolunu incitti.Eda acılar içinde kıvranırken az ötede çilek toplayan arkadaşı Lale yardımına koştu ve onu arıların hücumundan kurtardı.
Lale,Eda’yı hemen az yukarıda bulunan küçük borulu su çeşmesine getirip elini yıkadı ve Eda’nın elini çeşmenin soğuk borusuna değdirmesini söyledi.
Çok soğuk olan demir boru,Eda’yı biraz üşütmüştü ama Lale’nin ‘demirin arıların soktuğu bölgeye değdirilmesinin şişkinliği indireceğini’ söyledikten sonra bu soğuğa dayanması gerektiğini anladı…
Lale , Eda’ya bir daha hiçbir hayvanın yuvasını bozmaması gerektiğini anlatıp arkadaşı Eda’ya güzelce nasihatlerde bulundu.Eda’da hatasını anlayıp bir daha hayvanlara kötü davranmayacağına dair söz verdi…
O gün, bugündür Eda hiçbir hayvanın yuvasını bozmadı…Ve hayvanları çok sevdi…
Sezer Çalışkanoğ
Hendek
2008-04-03
01.36
Yusuf’un Ambarları
bir çöldeyim.güneş bana oyunlar ediyor ve düşüyorum.sonsuz bir sükunet ve sıcak.insanlar görüyorum ve sonra kayboluyorlar.boğazımda bir cehennem var.ancak bana işkence etmek için gönderilmiş olan bir düş biran için peşimi bıraksa ,hemen işkenceye devam ediyor.kaç gündür çöldeyim.çölün aklında…
***
ambarları doldurun dedi Yusuf
kuraklık olacak
…
ambarları doldurdular.işte biraz ötede duruyor bu ambarlar.içleri buğday dolu.ve hemen yanında Nil.tanımsız bir istekle ona doğru koşuyorum ancak
kıyılarına girer girmez kana dönüşüyor Nil.gözlerimi kapayıp avucuma dolduruyorum suyu ve içiyorum…kırmızı bir sıvı akıyor boğzaımdan…bu şekilde
iki gün dayanıyorum ve ölümün arefesi gördüğüm bir sabah beni buluyorlar…
***
ve kana dönüştü nehirler…
direndi Firavun…
***
bir devenin sırtında götürüyorlar beni.çadırlara gelince duruyoruz ve beni bir çadıra bırakıyorlar.aklımda Yusuf`un ambarları var.tıka basa dolu ambarlar.
ve Nil…sen kana dönüştün ve melek atladı kapı girişlerinde kan olan evleri.ilk doğanları aldı.beni doyur çöl…
***
çadırın içi serin ve beni diriltiyor.
***
bir uğultu şeklinde geliyor sözler
ve deve ağırlığımdan çöküyor…
***
beni bengisu ile arındırıyorlar,kulağıma sözler fısıldarken..bu sözler bir günün gelişiyle ilgili.çöl titriyor.ben bunu nasıl taşırım?.çadıra ayartıcı geliyor ve onun gelişini anlıyor kadınlar.ayartıcı çadırın çanını oynatıyor.hummaya tutulmuş gibi titriyor ve dillerini ustaca oynatarak çığlığımsı bir sesler töreni başlatıyor kadınlar.biri bana doğru eğiliyor.göz çukurları gözbebekelerini yutuyor kadının ve kadın bana bembeyaz bir gözle bakıyor.zılgıt..kumlar havalanıyor..çadırlar titriyor…
***
omuzları üzerinde taşıyorlar cesedini
Firavun`nun
kara elbiseli kadınlar
ağıt yakarken…
***
ayartıcı bana yaklaşıyor ve beni havaya kaldırıyor.çöl altımızda kımıldıyor gibi. ilk öfkesi geliyor fırtınanın.beni bırakıyor sonra ayartıcı ve düşüyorum.kadınlar korkmuyorlar.biri bana birşey içiriyor ama bu su değil.beni kendime getiriyor bu sıvı.
***
birkaç gün sonra onlara ambarlardan bahsediyorum.Yusuf`un ambarlarından…çoklarının onu aradığını söylüyorlar ve çok azının yaklaşabildiğini…
-bana bir rehber verin ve su, diyorum,“üç yıldır beni buraya çağıran rüyalar görüyorum..Yusuf`un ambarlarını görüyorum bu rüyalarda ve sonra ayartıcı
dikiliyor karşıma.şimdi söyleyin bana,nasıl geri dönerim artık…
-çöl seni bir rüyadan daha fazla sarsar,diyor bir adam ve ekliyor,Yusuf`un ambarları sana mezar olur…
-çöle çekildim ben,iradem uçup gitti ve buradan dönemem,bana bir rehber verin,ambarları bulabilirim
-bir rehber çölde hiçbirşeydir,diyor adam,kimse seninle gelmez ve eğer gideceksen bunu tek başına yaparsın..adamın bu sözleri içimin titremesine neden oluyor..çıkmak için çadırın çıkışına doğru yürüyorum.ancak çok güçsüz olduğum için yere düşüyorum ve sürünerek çıkıyorum dışarı ve bağırıyorum,“ambarlar! Yusuf`un ambarları!..bana göründünüz..sizi bulmama izin verin..Yusuf!..duyuyor musun beni?…bulacağım Yusuf,ambarlarını bulacağım…
***
bu bütün gücümü tüketiyor ve kendimi çadırın içinde benim için hazırlanmış yatakta buluyorum.aylarca bu çadırda kalıyorum,ancak aklımda ve rüyalarımda birtek şey var…
***
Nil`in kıyısına indi Yusuf
ve bir yazgı buldu
bana gönderdi Yusuf…
…
(2)
kapanıyor gökyüzü
ve yağmur vermiyor
…
***
uyuyor üç aydır
gözkapaklarında piramitler
söyle ona uyansın Yusuf!
***
( uyku onu esir alıyor ama bu çölün işi!)
***
bana doğru eğilmiş gülümseyen bir yüz görüyorum.bir çocuk.kum yüzlü bir çocuk.sonra yüzü dağılıyor.hatırla!,diyor bana yüksek bir sesle,hatırla
neden buraya geldiğini!…sonra yeniden çöl beni koynuna alıyor ve bu haftalarca devam ediyor.sayıklamalar ve sanrılar.çöl şekil değiştiriyor.
***
hatırla!,dedi çocuk,buraya neden geldiğini hatırla…
***
(büyük bir çadıra alıyorlar beni.bu bir çöl hastahanesi)
***
diğer uluslardan gelen bir gezginim onlar için ve Yusuf`un ambarlarının rüyalarına girdiği bir başka kişi.tenimde sıcak eller deviniyor.tedavi çöl
sıcağında imkansız ama çöl gece çok soğuyor.titriyorum.
***
(babamı hatırlayış!)
bak şu gördüğün yerlere çöl denir ve orada su çok azdır.bak bu hayvanlarada deve denir.çok güçlü hayvanlardır develer ve uzun birsüre susuzluğa dayanabilirler,diyor babam
ve devam ediyor,şu gördüğünde ölüm ve o seni çölde bekliyor oğlum.bu bir yazgı ve seni rüyalarla çekecek kendine.sakın direnme gelecek rüyalara…
(babam çadırı terkediyor,birkez dönüp gülümsüyor bana)
***
bir yıl sonra artık daha iyiyim.çadırın yakınlarında kısa mesafeli yürüyüşler yapıyorum.kadınlar onlara baktığımı görüp gülerek kendi çadırlarına kaçıyorlar.çocuklar beni inceliyor ve sorular soruyorlar.
hafızam yerinde ancak nadirende olsa sesler duyuyorum ve bu sözler tanıdık yüzlerle şekilleniyor.
***
( artık yola çıkma zamanı!)
***
kimse inanmıyor hala aynı şeyi istiyor olmama ve delirdiğimi düşünüyorlar.varlığıma bir mantra olarak işlenmiş şu sözleri duymadı onlar çünkü,“..şu gördüğünde ölüm ve seni çölde bekliyor oğlum!“.sonunda bir iç yönlendirilişe uyarak çölün kuzeyine doğru yola çıkıyorum.ambarlar nerede?..Yusuf`un ambarları…
***
ay yol gösteriyor bana
ambarlardan koku taşıyor rüzgar…
…
yine günlerce yürüyorum diriltilmiş bedenimle.omuzuma bir el dokunuyor ve irkilerek dönüyorum ve seni görüyorum.sonra babam kulağıma o sözleri fısıldıyor,“şu gördüğünde ölüm ve seni çölde bekliyor oğlum!“..ölüm bir resim üzerinde anlamsızdı.çöl yada başka birşeyde.ancak şimdi beni caydırmaya yada delirtmeye uğraşan çölün ruhu ,bütün bu şeyleri elle tutulur bir hale getiriyor.çantamdaki su azalıyor giderek. babamın devasa elleri bana ölümü gösteriyor,“işte şurada!“.ne kadar zamandır yürüyorum?..yönüm hala kuzey mi?…bir bulut gelip başımın yarım metre üzerinde duruyor ve benim yeni gölgem oluyor…
***
akrepler bir vadide toplanacaklar
gog ve magog
gün geldi deyince!
***
bir çadır topluluğu görüyorum.ancak susuzluktan ölmem çok yakın bile olsa ve açlık kumları yememede neden oraya ,o çadırlara gidip zaman kaybedemem..
***
( çöl konuşuyor!)
-oraya gidipte ne yapacaksın? diyor çöl
-bilmiyorum…yinede izin ver göreyim…
-eğer yarına kadar hayatta kalmayı başarabilirsen oraya gidebilmeni kolaylaştırırım…
-kalırım,yarına kadar hayatta kalırım…sözünde duracaksın çöl,öyle değil mi?…çöl bu sözlerim üzerine bir fırtına yaratıyor ve beni içine alıyor..beni uzaklara savuruyor.
tedavi edildiğim yerde buluyorum kendimi..bir çadırdayım ve beni tedavi ediyorlar.bana doğru eğilmiş ve gülümseyen çocuk birşey isteyip istemediğimi soruyor,donuk gözlerle bakıyorum çocuğa ve
o anlıyor.usulca çıkıyor çadırdan.o çıkınca yarına kadar hayatta kalacağıma söz veriyorum kendime ve hemen sonra oraya doğru,Yusuf`un ambarlarına doğru yola çıkmaya hazırlandığım anı düşlüyorum…
***
(yolculuk başlıyor…)
…
(son)
çöl direnmeme şaşırdı.kumlarını çekti altımdan ve çöl bir bahçeye dönüştü.ileride ambarları gördüm.ağaçlar arasında.ambarların dışı açağların gölgesiyle siyaha boyanmış gibiydi.yaklaştım.titredim ve sonunda ambarlardan birinin dev gibi kapısına yaklaştım.tam üç ambar vardı.kapyı açamayacağım belliydi ve hiçbir denemede bulunmadım açmak için kapıyı.sonunda tuzak kendini belli ediyor.ambarlar bomboş.bahçe kayboluyor sonra ve kum beni içine çekiyor,derken uyanıyorum.suyum çok az…
***
saçlarının uzamasını bekle Yusuf
sonra kes onları ve at yukarıya
tırman ve kurtul…
***
su yanıbaşımdaki bir çömlek sürahi içinde.serin bir nefes iniyor içimdeki ölüme ve ölüm kaçmaya başlıyor benden…
***
( uyanıyorum bir çöl sabahına!)
bedenim görece iyi.çantama deve bağırsağından yapılmış kaplarla su koyuyorum.gitmemem yolundaki dileklere kör ve sağırım.yola çıkıyorum.hiçbir düş yok.bir samsara yaratıyor beynim ama hemen sonra aklımın ipleri bir hedefle geriliyor.kollarım ter içinde.çadırlardan giderek uzaklaşıyorum ve birsüre sonra tamamen kayboluyor çadırlar.
***
çöl:sen cılız bir bedensin ve nerede olduğunu bile bilmediğin ambarları bir çölde arıyorsun!
güzel bir kadın şekline girmiş kum: dudaklarımdan iç şarabı ve unut ambarları…
bir çöl akrebi: ben bir ölümüm burada ama sana şaşırıyorum!
sıcak ( bir çocuk bedeninde) : derin inceliyor giderek ve sana eğildikçe güneş, bizi görüyorsun ,ama artık geri dön,çadırlara dön,hemen şu tepenin ardında bıraktığın çadırlara!
güneş ( eğilerek başımın üzerine): sonsuz evrenden şu dünyaya bakıyorum önce, çöle bakıyorum sonra ve aklını yitirmiş biri yürüyor öleceğini bilerek az sonra!
( gücümü toplamaya çalışıyorum ve bu yüzden susuyorum,ancak konuşmaya karar veriyorum)
ben ( öfke içinde) : ne yapacaksanız hemen yapın yada gamlı baykuşlar gibi bana bildiklerimi söyleyip durmayın..ey tepelerde oturan güneş!…Yusuf`un ambarlarını gördüğün muhakkak ve söyle bana hangi tepenin yada tepelerin ardında,burada sadece kum var.kum ,kum ve kum…
güneş ( kumları yakarak) : bilmen gereken başka şeylerde var!…ambarlar şu tepenin ardında,şu bininci tepenin
ancak seni beşinci tepede ölüm bekliyor..şimdi dua et sana `man ekmeği` yollasın gök tanrı ve birazda su…
akrep ( gülerek!) : su onu umutlandıracaktır ey güneş!…ancak bu kör bir umut ve dördüncü tepeden sonra dizlerinin bağı çözülecek…çünkü kara elbiseli ölüm ona görünecek ve o kumları
avuçlayacak terk etmemek için dünyayı!
( hava aniden kararır ve yağmur başlar)
yağmur ( güneşe gözdağı vererek…) : güneş,akrep,sıcak ve kadın!… bilin şunu,o gök tanrının takdirini kazandı ve azmi kutsandı görünmeyen yerlerinde evrenin..ancak siz onu korkutmaya çalıştıkça gök tanrı ona yardım edecek ve ambarları bulacak!
güneş( bulutları aralayarak ) : şu bulutlarını çekte birazda ben konuşayım ey yağmur!..tenine düştükçe umut veriyorsun ona ve yazgısını unutuyor sonra.oysa babası göstermişti ona çocukluğunda bir haritada,“işte şurada öleceksin!“ diye..işte o yer burası ve sen biliyorsun bunu yağmur…
( hava artık `ışık olsun!“ emrinden önceki gün gibidir)
***
uyan!..kalk ve ambarlara doğru yürü..ambarlar belki var belki yok!..bu önemli değil.kalk ve yürü!..su göreceksin ileride..korkma serap değil gerçek su.iç ve yüz o suda.sonra devam et yürümeye…
***
ay ve güneş bir mabede kapanmış
ve ötmeye başlamış boru
İsrafil`in düğününde…
***
hala yürüyorum!…ambarlar bir efsane mi bilmiyorum ve artık bunun önemi yok…çöldeyim ve ambarları arıyorum.
sen kendi ambarlarını ara!..onları kendi çölünde ara.odandaki bir çölde yada başka biryerdeki…
***
Yusuf`un ambarları asla bulunamadı.ve anlatılanlara göre bazı yolculara bir adam görünürmüş çölde.adam gelip onlara ambarların yerini sorar
ve sonra cevabı almadan bir yöne doğru yürürmüş telaş içinde.bu yön değişirmiş her anlatıda, kuzey,güney…
…
BU DA GEÇER
AHMET ÖLÇER
Mehmet nice zorluklarla büyümüş, delikanlı olmuştu. Evlenecek çağa geldiğini düşünüyordu. Lâkin evlenmek için çaldığı kapılar, hiçbir şeyi olmadığından yüzüne kapanıyordu. Allah’tan ümit kesilmez diyerek pes etmiyor, günaha girmekten korktuğu için evlenmekten de vazgeçmiyordu. Son bir ümitle köyün zengini olarak bilinen ihtiyarın yanına gitti ve içini şöyle döktü:
“Benim hiçbir mal varlığım da, beni himaye edip barındıracak kimse de yok. Bu güne kadar çeşitli işler yaparak Allah’ın yardımıyla geçinmeye çalıştım. Evlenme çağına geldim. Münasip biriyle evlenmek istiyorum. Fakat yoksul ve kimsesiz olduğumu öne sürerek bana kız vermiyorlar. Bir miktar borç verseniz… Sonra ben çalışır size öderim.”
İhtiyar bu saf ve kalbi temiz delikanlıyı dinledikten sonra şöyle der.
“Keşke param olsaydı da sana karşılıksız verseydim evlâdım. Ben köy halkının bildiği kadar zengin değilim. Bir senelik gıda ihtiyacımı karşılayacak kadar tarlam ve ekin zamanı o tarlayı sürmekte kullandığım iki de öküzüm var. Başka da bir şeyim yok.”
Genç Mehmet diretir:
“Öküzlerden birini bana verin, onu satıp parasıyla evleneyim. Ekin zamanına kadar çalışır öderim. Şayet ödeyemezsem öküzden boş kalan yere geçer, boynumda sabanla tarlayı ben sürerim.”
İhtiyar sözlerinde apayrı bir tatlılık sezdiği delikanlıyı kıramaz ve peki deyip öküzün birini verir.
Mehmet artık evlidir. Köyün hem ahlâk hem de güzellik timsali kızlarından biriyle evlenir. Hayatını mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürmekte, bir yandan da ihtiyara olan borcunu ödemek için var gücüyle çalışmaktadır. Ekin vakti gelmiş çatmış Mehmet bir türlü parayı denkleştirememiştir. Verdiği sözü tutmak üzere ihtiyarın yanına gider. İhtiyara:
“Size borcumu ödeyeceğimi aksi halde diğer öküzün yanına geçip tarlayı süreceğimi söylemiştim. Evlilik benim düşündüğüm kadar kolay değilmiş. Ekin vakti gelmesine rağmen parayı biriktiremedim. Buraya sözümü tutmak için geldim.” der.
İhtiyar şaşkın bir şekilde:
“İyi dersin de evlâdım seni sabanda gören köylü ne der? Ben nasıl cevap veririm?”
Mehmet “Siz onların söylediklerine kulak asmayın. Size çıkışan olursa siz “ona sorun” diyerek beni gösterin. Ben cevap veririm.”
“Peki, Sen bilirsin” der ihtiyar.
Mehmet boynunu geçirir sabana başlar tarlayı sürmeye. İhtiyar arkadan sabanı itmekte, öküzle beraber Mehmet de çekmekte ama yanındaki öküzle bir değildir ki Mehmet. Günler geçtikçe boynunda ve omuzlarında yaralar çıkmakta gittikçe zayıflamaktadır. O yine yaratanına devamlı şükürler etmekte “Belâyı veren onu almaya da kadirdir bu da geçer elbet.”diye söylenmektedir.
O sırada yoldan geçmekte olan bir atlı Mehmet’in halini görünce merakını yenemez ve ihtiyarın yanına giderek biraz da kızgın bir şekilde ona:
“Ayıp değil mi Bey Amca utanmıyor musun? Gencecik delikanlıya eziyet ediyorsun. Bu yaptığın insanlığa sığar mı?” diye çıkışır
İhtiyar sesini çıkarmaz ve “Bana bir şey söyleme” der. “Git kendisine sor.”
Mehmet de yolcu olduğu anlaşılan bu adama günah işlemekten korktuğu için evlenmeyi düşündüğünü parası olmadığından kendisine kız verilmediğini, ihtiyardan borç olarak bir öküz alıp sattığını ve o öküz parasıyla evlendiğini, borcunu zamanında ödeyemediği için de sabana kendi isteğiyle geçtiğini anlatır.
Atlı da sevmiştir Mehmet’i. Kuşağındaki keseyi çıkarıp önce ihtiyarın öküz parasını verir. Sonra ona da biraz para verip, o parayla bereketli olması hasebiyle koyun almasını tavsiye eder. O da atlının dediklerini uygular.
Mehmet’in mal varlığı gittikçe artmaktadır. Ovalara sığmayan sürüleriyle, emrindeki hizmetçilerle köyün ağası oluvermiştir biranda ama o hiçbir zaman gurura kapılmıyor, nimeti vereni unutmuyordu. Zekâtını fazlasıyla dağıtıyor, köyün fakirlerini araştırıp geçim sıkıntılarını gideriyordu. Özellikle de kendi geçmişini unutmuyor, evlenecek yaşa gelip de evlenemeyenlere yardım ediyordu.
İki de erkek çocuğu olmuştu. Her şey verilmişti kendisine. Servet, şöhret, sıhhat ve iki çocukla süslenen huzurlu bir aile… Seneler sonra yine aynı köyden geçmekte olan o atlı bu kez Mehmet’i o zenginlikle görünce kendisine: “Bakıyorum da hiçbir sıkıntın kalmamış. Bundan sonra rahat bir ömür sürersin” der. Mehmet de “şükürler olsun hiçbir sıkıntım yok ama sen yinede öyle deme. Bunları veren Allah elbette almaya da kadirdir. Buda geçer” diye cevap verir. Mehmet’in cevabı atlıyı şaşırtmıştır. Yine de sesini çıkartmadan atını dizginleyip uzaklaşır.
Aradan fazla bir zaman geçmemişti ki büyük bir afetin ortasında kaldı. Bir yandan fırtına bir yandan fırtınayla beraber azgınlaşan seller bütün malını yutup götürmüştü. Elinde avucunda ne varsa akan sele kaptırmıştı. Geriye sadece eşeği kalmıştı. O yine devamlı dua ediyor kendi ve ailesinin canına zarar gelmediği için yaratanına şükrediyordu. Köy ağası Mehmet afetten köyün en fakiri olarak çıkmıştı. Hanımına şöyle dert yanıyordu: “Hanım biz köyün en zenginiyken şimdi en fakiri olduk. Sadaka ve zekât dağıtırken muhtaç duruma düştük. Ben artık bu köyde kalamam. Uzak bir köye gidip oraya yerleşelim. Rızkımızı başka yerlerde arayalım.”
İki çocuğunu eşeğe bindirip kendisi de hanımıyla beraber yola koyulur. Köy köy kasaba kasaba iş aramaya başlarlar. Uğradıkları köylerden birinde çoban aradıklarını ancak köyün dışındaki kulübeden başka kalacakları yerleri olmadığını söylerler. Mehmet de kabul edip işe başlar. İlk önce kulübeyi tamir edip güzelce temizler sonra da vakit kaybetmeden işe başlar.
Mehmet dürüstlüğüyle ve işine olan bağlılığıyla burada da kendini köylüye sevdirir. Köylü başı her derde girdiğinde Mehmet’e koşar canı sıkıldığında Mehmet’e koşar, emanet bırakacak biri mi lâzım akla ilk gelen Mehmet’tir. Kısacası köylü her işini Mehmet’e yaptırmaya alışmıştır.
O günlerde yabancı olduğu anlaşılan bir adam köye gelir. Köylüye elbisesinin yırtıldığını diktirmek için usta bir terzi aradığını söyler. Onlar da kendilerinin pek beceremediğini ancak köyün dışındaki kulübede oturan Mehmet’in hanımının iyi terzi olduğunu söylerler. Yabancı eve geldiğinde Mehmet evde yoktur Mehmet’in hanımı yabancının elbisesini güzelce diker temizler. O da teşekkür ederek oradan ayrılır, ama yolda kalbine kötülük dolar. Şeytana uyup geri döner Mehmet’in hanımına: “Yolda Mehmet’e rastladım çok zor durumda sürüsüne kurtlar musallat oldu yardıma gitmeliyiz.”der. Hanım da yabancının sözüne inanır çocuklarını evde bırakıp aceleyle kocasına yardıma koşar atının terkisine binip gözden kaybolur. Mehmet döndüğünde çocuklar babalarına: “Bir adam geldi. Önce elbisesini diktirip gitti sonra tekrar gelip senin sürülerine kurtların saldırdığını aceleyle annemi çağırdığını söyledi ve annemizi alıp gitti. Mehmet’in başı ellerinin arasındadır çocuklarına: “Yavrularım adam annenizi kaçırmış. Benim başıma hiçbir belâ gelmedi. Adam yalan söylemiş annenizi kandırmış.” Çaresiz bir şekilde köylüye mallarını tek tek teslim eder. Hepsiyle helâlleşir ve oradan ayrılır. Bu sefer de köy köy, kasaba kasaba hanımını arar, ama o bu kadar sıkıntıya rağmen yine de Allah’a şükredip ondan yardım istemekte ve derdi veren Allah dermanını da verir elbet bu da geçer” der.
Böylece dolaşırlarken bir nehrin kenarına varırlar. Karşı yakasına geçeceklerdir, ama nehir azgın bir şekilde akmakta, yol vermemektedir. Mehmet ilk önce büyük oğlunu karşıya geçirir orada bırakır ve döner küçük oğluyla eşeğini alır. Nehrin ortasına varmıştı ki gözlerine inanamaz. Bir kurt oğlunu kaçırmaktadır. Telâşla büyük oğlumu kurtarayım derken küçük oğlunu da nehrin ortasında bırakır. Nehrin azgın suları oğulcağızını alıp götürür. Mehmet öylece kalakalır bir oğlunu kurda bir oğlunu da nehrin azgın sularına kaptırmıştır. Çaresiz bir şekilde dolaşmaya başlar. Bir umutla karısını ve çocuklarını arar durur. Böylece seneler geçer. Mehmet yaşlanmaya başladığını hisseder. Saçına sakalına aklar düşmeye başlamıştır. O geçirdiği uzun yıllar, o gezdiği şehirler, beldeler, ülkeler kendisini bir hayli yıpratmıştır. Mehmet yine de azminden bir şey kaybetmiyor, karısını ve çocuklarını bulma ümidini yitirmiyordu.
Bir gün uğradığı şehirlerden birinin girişinde büyük bir kalabalık görür. Neler olduğunu anlamak için kalabalığa yaklaşır. Bu sırada bir ak güvercin gelip Mehmet’in omzuna konar. Kalabalıktan uğultular yükselmeye başlamıştır. Kendi aralarında;
“Bu da kim böyle? Saçı sakalı birbirine karışmış, elbiseleri yırtık pırtık, hali perişan. Bu olmaz bir daha deneyelim” derler. Mehmet’in omzundan kuşu alıp tekrar uçururlar. Kuş döner dolaşır yine Mehmet’in omzuna konar bir daha denerler yine Mehmet’in omzunda. Meğer o günlerde ülkenin kralı ölmüş. Halk da adet olduğu üzere beyaz bir güvercin uçurur güvercin kime konarsa kral o olurmuş. Talih kuşu bu sefer Mehmet’i bulmuş. Mehmet ülkeye kral olmuş.
Mehmet kral oldum diye hemen yan gelip yatmaz. “Mademki halk bana bu görevi verdi en iyi şekilde yapmam lâzım” der. Her gece vezirleri ve diğer devlet erkânını çağırıp toplantılar yapar. Halkın arasına karışıp dertlerini dinler ve böylece devleti âdil bir idare ile yönetmeye başlar. Halk yeni kralını çok sevmiştir. Böyle birden bire çıkıp gelen biri nasıl olur da devleti böyle güzel yönetebilir. Onun Allah tarafından gönderilen bir melek olduğuna dahi inananlar vardır.
Mehmet gece yaptığı toplantıların birinde baş vezirini göremez. Ertesi sabah veziri çağırıp toplantıya neden katılmadığını sorar. Vezir de “Efendim benim ev biraz şehrin dışında, eşim de yalnız olduğu için geceleri onu tek başına bırakıp gelemiyorum,. Onun için sizden gece toplantılarından affımı istiyorum.”der. Mehmet izin vermez. “Toplantıların faideli geçebilmesi için senin de katılman lâzım. Ne olursa olsun bu toplantılara katılacaksın. Eğer eşinin başına bir şey gelmesinden korkuyorsan evinin kapısına iki nöbetçi bırak.” der. İşte Mehmet devleti böyle idare eder. Hiçbir gevşekliğe müsamaha göstermez.
Günler böyle gelip geçerken yine o atlıyla karşılaşır. Atlı kendisine: “İstediğin her şeye kavuşmuşsun. Sıkıntın kalmamış. Köyde sefil bir hayat sürerken buraya gelip kral olmuşsun.” der. Mehmet de öyle deme der. Bana önce öküzlük sonra ağalık, daha sonra çobanlık daha sonrada krallık yaptıran Allah her şeye kadirdir. Bu da geçer” Mehmet’in cevabı atlıyı hem şaşırtmış hem de biraz kızdırmış. “Ne zaman senle karşılaşsak, ne zaman senle konuşsak mutlaka sonunda bu da geçer diyorsun. Geçmeyen bir şey var mı bana onu söyle” der. Mehmet de atlıya sorusunun cevabını 6 ay sonra vereceğini söyler. Atlı şaşkın bir şekilde söylene söylene oradan ayrılır.
Vezirin kapısına bıraktığı iki nöbetçi kendi aralarında sohbete dalmışlardır. Biri diğerine başından geçenleri anlatmaya başlar. “Biz iki kardeştik babam köyde çobanlık yapardı. Bir gün bir yabancı evimize gelip elbisesini diktirdikten sonra annemizi kandırarak kaçırdı. Babamla birlikte onu aramaya çıktık. Derken bir nehrin kenarında beni kurt kaptı. Tepeyi aştığımızda köylüler beni kurdun elinden kurtardı. Ondan sonra babamla kardeşime neler oldu bilmiyorum.” Bunları dinleyen diğer nöbetçi gözyaşlarına hâkim olamaz: “Senin o nehir ortasında bıraktığın kardeşin benim. Babam seni kurtarmak için acele edince beni elinden kaçırdı. Nehrin sularına kapıldım. Uzun bir süre sürüklendikten sonra beni de köylüler kurtardı. Babama neler olduğunu ben de bilmiyorum. Onu bir daha görmedim.” İki kardeş ağlayarak birbirlerine sarılırlar. Doya doya hasret giderirler.
Vezirin hanımı içerden bu nöbetçilerin konuştuklarını dinliyordu. Kendisine daha fazla tutamadı. “Yavrularııııım” diyerek gözyaşlarıyla nöbetçilerin boyunlarına sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Siz benim yavrularımsınız. Beni kaçıran yabancı, tebdil-i kıyafetle köye gelen vezirmiş. Beni bu vezir kaçırdı.”diyordu. Nöbetçiler iki sevinci birden yaşıyordu. Hem kardeşlerini hem de annelerini bulmuşlardı. Anne, çocuklarını içeri aldı. Onların karınlarını bir güzel doyurdu. Sevdi okşadı. Yılların çektirdiği acılar yavaş yavaş diniyordu. Oğullarını bulmuştu bundan güzel bir şey mi vardı?
Tam bu sırada vezir içeri girdi. Karısının nöbetçilerle yan yana oturduğunu görünce çok kızdı. Daha bir şey söylemelerine fırsat vermeden ağzına geleni söyledi. “Ben size namusumu emanet adıyorum Siz neler yapıyorsunuz.” diyordu. Derhâl nöbetçilerin idamını emretti. Darağacı kuruldu. İkisi birden sehpaya çıkarıldılar. Cellât tekmeyi vurmadan önce adet olduğu üzere son istekleri soruldu. İki kardeşin hiç umutları kalmamıştı, ama yinede son isteklerini söylediler. “Kralla yüz yüze görüşmek.” Vezir idamın hemen gerçekleşmesini istiyordu. Önce izin vermek istemedi. Ancak yapacak bir şey yoktu. Bu onların son istekleriydi.
Kral iki delikanlıyı dikkatlice dinledi. Tahtından yavaş yavaş indi. Yüreğinin derinliklerinden gelen hıçkırıklara hâkim olamıyordu. İki gencin yanına geldi. Ellerini omuzlarına koydu. “Oğullarım benim ben, sizin babanızım” dedi. Onların babasıydı Mehmet. Yıllardır aradığı çocukları şimdi karşısındaydı.
Artık her şey ortaya çıkmıştı. Mehmet’in karısını kaçıran vezir idam edildi. İşte şimdi istediği mutluluğu yakalamıştı. Karısı da çocukları da yanındaydı, ama bu mutluluk da uzun sürmedi. İki ay geçmemişti ki anîden rahatsızlandı. Yaşadığı hayat kendisini çok yıpratmıştı. Kısa bir süre sonrada öldü. Halk aylarca onun yasını tuttu.
Mehmet’in ölümünden birkaç ay sonra atlı şehre döndü. Sorusunun cevabını alacaktı. Fakat daha şehrin girişinde Mehmet’in öldüğü anlaşıldı. Her yerde matem vardı. Sanki köy de Mehmet’le birlikte ölmüştü. Mezarının başına vardı ve sitem dolu şu serzenişte bulundu. “ ey öküzlük yapan Mehmet, Ey ağalık yapan Mehmet, Ey çobanlık yapan Mehmet, Ey krallık yapan Mehmet. Bu sefer sözünde durmadın. Bu da geçer bu da geçer dedin. Geçmeyen şey nedir? diye sordum cevabını vermeden gittin. Nerelerdesin?” Atlı böyle söylenip dururken bir ses duydu. Bu Mehmet’in sesiydi. “ sorunun cevabı işte burası! ölüm herkese bir defa gelir ama geçmez!”
TEK DOSTLARIM,MİNİK KUŞLARIM
Sabah güneşinin ışığı perdesinden tam suratına doğru yansıyordu.Daha fazla dayanamayıp yatağından yavaşça doğruldu.Yatağının kenarındaki masada duran sudan bir yudum aldı.Ve kendine gelmesi için yeterliydi.Küçük adımlarla yüzünü yıkamak için lavoboya gitti.Elini yüzünü yıkadı.Başına yavaşça kaldırdı ve suratına baktı.Gençliğinden tek bir eser kalmamıştı yaşlı suratında.Artık ne o aşkları,ne güzelliği,ne endam…Hiçbiri yoktu.Yaşlı suratını görünce her zaman şunun söylerdi”Hey gidi günler hey…ßeni de bu hale getirdiniz…Hey gidi günler Heeyy…”
Kapının kenarındaki bastonunu aldı.Yavaşça mutfağa doru gitmeye başladı.Poşet çayını çıkardı.Ocağa su koydu.Buzdolabını açıp peynir ve domatesi çıkardı.Ekmeği aldı ve yemeğe başladı.Ocakda fokurdamaya başlayan suyu alıp bardağına boşalttı ve poşet çayını içine koydu.Her zaman böyle kahvaltı yapardı.Kahvaltısını yaptıktan sonra masadan kalkmadan”Allah’ım.Sana şükrediyorum.”dedi.
Evin kapısına doğru yöneldi.Elinde küçük bir paket vardı.Lastikten ayakkabılarını giydi.Paltosunu üstüne aldı ve evden çıktı.
Deniz kenarına gidiyordu her zamanki gibi.Deniz kenarında bir banka oturdu ve elindeki pakedi açtı.İçinde kuş yemleri vardı.Yere doğru savurdu.ßirden kuşlar yavaş yavaş oraya yöneldi.”Gelin benim güzellerim.Gelin benim tek dostlarım,gelin”Kuşlar onun hayattaki tek dostuydu.Yaşlı teyze ile her sabah burada buluşurlardı.Yaşlı teyze,kuşların kendisini hiçbir zaman terketmeyeceğini düşündüğünden “tek dostlarım sizlersiniz”diyordu.
Şöyle bir ´ah´ çekti.£ski dostlarını düşündü.Hepsini kaybetmişti.Onları aramış ama ne bir iz ne bir bilene rastlamıştı.Sonra aklına Sadık eşi geldi.”Keşke yaşıyor olsaydın.Keşke ikimizin tek dostları bu minik kuşlar olsaydı”dedi.
Ardından o feci kaza geldi aklına.O lanet olası kaza!O kazadan sonra yaşayan bir ölü haline gelmişti.Bütün her şeyini o kazada kaybetmişti.Tren Kazası!O tren kazasında ne dostları kalmıştı,ne de sevdiği,kaderi,aşkı kalmıştı.Tek o kurtulmuş olsa bile o bir ölüydü.
“Allah’ım!ßeni yalnız komadın ama,beni neden almadın yanına…ßeni onlarsız neden bıraktın Rabbim!”dedi.ßu sözlerden sonra kuşlar bir anda gitmeye başladılar.Hiç böyle yapmazlardı,neden bir anda uçup gitmişlerdi?”Durun,nereye gidiyorsunuz?Sizde mi beni terkedip gideceksiniz?”dedi o yaşlı ve kısık sesiyle..
Yaşlı kadın,artık o küçük dostlarınında gelmeyeceği umuduna kapılmıştı.Hayattan o kadar bıkmış durumdaydı ki,onların bir dha dönmeyeceğini düşündü.O yaşlı gözlerinden,küçük bir damla süzülüp çenesine kadar inmişti…Sonra birden gökyüzüne baktı ve kuşla dönüyordu.”O da ne!”Kuşlar daha fazla olmuş yaşlı kadının yanına geliyorlar.Kuşlarla yaşlı kadın arasında artık öyle bir bağ olmuş ki,kuşlar onun dertlerini birazcık olsada unutturmak için daha fazla kuş getirip onu eğlendirmek istemişlerdi.Kadın bunu anladığında,gözlerinden damlalar ardı ardına süzülmeye başlamıştı.Ve ardından şu cümleyi söyledi”Hayata tutunduğum tek dalım,Tek dostlarım,Minik Kuşlarım” dedi ve yüzünde minik bir tebessüm oluştu.O al al yanaklarında gamzeleri,eşinin en çok sevdiği gamzeleri çıkmıştı…..
Pervane Oldum
Biliyormusun! Bir dilenci padişahın kızını isterse bu delilik olur…İşte bende buna benzer bir delilik yaptım ve bir melegi sevdim ve o melegi istedim…Aşk bu işte ne zaman,nerede,nasıl ve hangi şartlarda olacagını bilemiyorsun…Ateşe aşık olmuş ve ateşin etrafında dönen pervane böcegi gibiyim…Ateşe yaklaşsam yanıcam,ateşin yanından ayrılsam kaybolucam…
Mum’a aşık olan pervane böcegi demişki “Mum beni yakarmış, yanarmışım. Bunun ne önemi var. Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar. Gönlümde İbrahim’in ateşi var. Nemrud’un ateşi İbrahim’e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır.
Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır.
Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor. Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı.
Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar.
Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki!
Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım. Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir. Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir?
Dost var iken bana varlık yakışmaz. İşte bunun için can veriyorum. İstiyorum ki, yalnız o var olsun.
Yârim güzeldir, beğenilmiştir. İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın…Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin!
Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok. Bana kâr etmez, tesir etmez. Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer”
İşte bende bu pervane böceginden farksızım…Boynumda takdıgın aşk zinciri,yüregimde yaktıgın aşk ateşi…Zincir kalın kırılmıyor, bogazımda sımsıkı bir halka olmuş,çıkartmak istesemde çıkmıyor…Kalbimdeki ateş,lavlardan oluşmuş bir okyanus,ne kadar söndürmek istesemde sönmüyor….
Şimdi sen söyle! Bu zincirle,bu ateşle nasıl yaşadıgımı anlayabiliyormusun…Sen benim ateşimsin,bense sana aşık olan bir pervane böcegi…İster alevlerini yükselt beni iyice yak,alevlerin dahada büyüsün,istersen sön,küllerin bu bedenimi örtsün…
YAZAN:Cengiz AKALIN….
ZEYNEP VE KARDEŞİ
Bir gün Zeynep,kardeşi ve annesi markete gidiyorlarmış.
Markete girdiklerinde Zeynep ve kardeşi bir kitaba bakarken annesi başka bir reyona gitmiş,sonra Zeynep ve kardeşi annelerini
göremeyince Zeynep’in kardeşi ağlamaya başlamış,sonra Zeynep annesinin tembihini hatırlamış.
Zeynep kardeşine:
-Sakın ağlama yoksa kötü niyetli birisi bizi kaçırabilir.
Zeynep ve kardeşi yürürken anne sine rastlamış.
Annesi aldıklarının parasın verip evlerine gitmişler.
hikaye yazmayı severim hikayemi alınız
Aşk bizi nerelere sürükledi..
Soma Kurtuluş ilkokuluma başladığımın üçüncü sınıfında dikkatimi çekmişti aynı sırayı paylaşmasakta önümdeki sırada otuyordu Yasemin.. simsiyah saçları hafif siyahımsı teni ve o çocuksu hali yapma bir bebekti sanki o yıllarımda ona karşı bir şeyler vardı içimde ama daha ilkokul üçde ne anlardım aşktan? sınıfta burnuma yayılan inanılmaz bir koku vardı hep derdim gezerdim sıraları nedir bu koku meğer bir teneffüs arasında ona ilk defa yaklaştım bilmediğim bir nedenle göz göze geldik ve o mis gibi sınıfı güzelleştiren belki bana gelen koku Yaseminden geliyordu inanılmaz güzellikte gözlerine bakamadım kokusunun cazibesine kapılmışım ki soracağımı da unuttum ne oldu Sami dediğini sadece biliyorum söyleyemedim boğazımdan çıkmadı kelimelerim bakakalmıştı ne anlasın nerden bilsinki kalbimin ona çarptığını ilkokulu hep beraber çalışkan bir talebe olarak bitirdik ama artık sohbetler ediyor ve birbirimizin simitlerini paylaşıyorduk inanırmısınız zil bir çalsa da ben ona aldığım simidin yarısını versem diye çalmasını beklemekten dersi dinlemezdim ve zil çaldığında öğretmen önce dışarıya fırlardım simidi alır o daha çıkmadan ona verir oda yarısını kırar vana verirdi paylaşımcıydık ta o zaman bir gün yine aynı zil çaldı ben fırladım ama bir kız arkadaş başka sınıftan ağlıyordu ona ne oldu derken onunla menkul olurken Yasemin kantine gitmiş ve yanıma geldi elinde kırılmamış simitle al dedi şaşırmıştım Yasemin beni görmüştü ve meşgul olduğumu bilerek simidi benden önce almış yanıma gelmiş ve bana sunuyordu gözlerime inanamadım bilmiyorum nasıl bir hevesle elinden simidi sen bana kır dediğimde sen bana verirmisin dedi ve ben çok tarafını ona verdim oda fazla kısmını bana verdi tam bir paylaşım gösterdi o kadar sıcacık kalbiyle bana veriyordu istem dışı birden o teneffüste sınıf koridorunda kalabalıkta onun yanağına bir öpücük kondurdum bilmeden gözlerime öyle bir baktıki bir şeyler oldu karman karışık şeyler sanki yıldızlar karışıyor dünya ters dönüyor bir şeyler gözlerimizde dönüyordu onunki sini ben benimkisini o sanırım hissediyordu anlık olanlardan elim tuttu dışarıya beraberce çıktık hiçbir şeyi fark etmeden kimselere aldırış etmeden elimi tutmuş dışarıda o kalabalığın arasında yürüyorduk ben sadece Yaseminin sımsıcacık elinin bende olduğunu biliyordum sanki yerde değil de bir melek bizi yukarılarda bulutlarda gezdiriyordu ben bunca hayatımın zamanların da hala o sıcaklığı o muhteşem anı unutamam hala hayallerimdedir ve biz okulumuzu bitirdik yazları birbirimizin evine giderdik ben yüzevlerin oturduğumuz maden evlerinden aşağıdaki Yaseminin mahallesine bir koşuda giderdim nasıl gittiğimi anlamazdım ve her zaman beni pencerenin önündeki sağanlıkta o küçücük yerde beş basamaklı merdivenin üçüncü basamağında oturmuş beklerdi beni gördüğünde gözleri dahada büyürdü tahta sokak kapısını açtığımda açmaya gelirken oda açmaya yardım ederdi bir bütün elma gibi birbirimizin aynısıydık sanki elele sokaktan çıkar sepet Mehmet dedikleri zeytinliğe giderdik o elimi tutmuş seksek oynayan kızlar vardır ya seksek yapıp yanımda zıplardı bizim sanki aşk filmimiz başlamıştı çok büyük özlem ve sevgi yumağı gibi hergün buluşmamızı iple çekerdim biz daha neydik ilkokulu yeni bitirmiş üçten beri bir yumaktık sevgimiz gitgide büyüyor aynı ne düşünüyorsak onu birlikte tekrarlıyorduk negüzel sohbetler ediyor evcilik ağaçların arasında oynuyorduk o ağaç benim evim o diğer iki ağaç ötesinde onun evi vardı o bana misafirliğe gelir bende onu hep kapıda karşılardım ben ona misafirliğe giderken o beni hep kapıda karşılardı sanki büyümüş koca insanlar gibi saygı üst derecede gösteriyorduk hiç birbirimizi kırmadan günlerimiz hızla ilerliyordu zeytinlikteki misafirliğimizde bana tam bir ev hanımı edasında hizmetler eder hal hatır sorardı nede olsa anne babadan gelen misafirlerden gördüklerimiz vardı daha da nazik bir şekilde bana nasılsınız Sami beyciğim dedi ben çok teşekkürler ediyorum yasemin hanfendiciğim derdim okuldan oradan buradan havadan konuşurduk su zaman su gibi akıp gittiğini hiç bir zaman fark etmezdik bir bakmışız maden işçileri yüzleri kapkara ellerinde bir odun sırtlarında ekmek çantaları evlerine gidiyorlardı anlardık ki akşam olmuş aynen normalde büyükler nasıl müsaade isterler aynı oyunu bizde canlandırırdık müsaade ister evden zeytin ağacı evimizden çıkardık unutulmıycak birgünler gelip geçerdi sevgi ağacımız gitgide büyüyor biz farkında değildik çocuksu zamanlar ilerliyordu ve orta okul başlamış aynı sınıfta okumaya devam ettik ve asla birbirimizle yarış yapmazdık okuma konusunda ama her ikimiz yine o güzel evcilik oynadığımız sepet Mehmetin zeytinliğinde birbirimize söz verdik okuyacaktık ve hatta o ne olacak ben ne olacaktım onu da kararlaştırmıştık o ben sınıf öğretmeni olu cam derdi bende ona sen doktor ol ben hastalandığımda bana bakarsın derdim ama ben ilk okul öğretmeni olu cam hep derdi bende matematik öğretmeni derdim kafam çok çalışırdı matematiğe bende o olu cam derdim ona itiraz etmezdi sen de o ol derdi biz ortayı da bu sefer Soma Linyit lisesinde bitirdik artık üç yaş daha büyümüş daha da olgunlaşmış gibi başka kararlar alıyorduk bu sefer gezmelerimiz zeytinlik değil daha ötelere iki oluk tarafınaydı o da epey evden uzaktı çünkü artık belirli bir şekilde büyümüştük artık insanlardan utanıyorduk bir gören olur diye aslında ailelerimiz biliyordu onlar daha çocuk diyorlardı öyle düşünüyorlardı biz birbirimize aşktan sevgiden bahsetme sekte bir şeylerin sanki o yaşta bir şeyleri saklıyor gibiydik ben sevdiğimi ve hatta bir gün ona nasıl aşık olduğumu ta ilk okuldan gelen sevgimi ona söylemek istiyordum ona bunu güzel bir sohbette söylemeyi aklımdan geçiriyordum her seferinde biz oyuna sohbete dalıyorduk hep ilerisini ileride neler yapacağız öğretmen olduğumuzda çocuklara nasıl davranacağımızı konuşurduk unutur giderdim ve birgün elele iken yine iki oluk tarafına giderken öyle elini tutmuş ve sıkmışım ki can cazım hissettiği halde bana bir şey demiyor o acıyı hissede hissede gidiyordu ve o kadar sıkmış ona acı vermişim ki artık dayanamamış ve bana dönüp Sami neden elimi sıkıyorsun bak elime dediğinde ve gösterdiğinde ben dona kalmıştım ama hep giderken o konuşuyor ben nasıl sevdiğimi ona aşık olduğumu ileride neler yapacağımızı hatta seninle öğretmen olduğumuzda evlenmek istediğimizi düşünerek bilmeden istem dışında yaseminimin elini sıkıyormuşum da haberim yokmuş ve bana dönüp onu söylediğinde elini salmışım dünyalar güzelimin bir çalı kenarına gidip ilk kez gözlerinden yaşlar aktığını gördüğümde ben onu ağlatmış olmanın beynimdeki karmaşalıkları görebiliyordum bende donmuş kalmıştım ben onu ağlatmıştım ne yapmıştım inanılmazdı yanına gittiğimde hiç bir şey demeden bana döndü ve kollarını açtığı gibi bana bir sarıldı anlatamam Yasemin bana sarılmıştı ve ağlıyordu gözyaşları omzuma düşüyor beni yakıyordu sanki gözyaşları boynumda bir delik açmış damarlarıma dökülüyordu ben bunu hissediyordum ona sarılmış bende ağladım öyle bir ağlıyordum hıçkırarak asla zamandan faydalanmak için demiyorum sadece o an içimden geldiğini diyorum ve ona seni okadar seviyorum yasemin dediğimi hatırlıyorum ona demiştim seni seviyorum aşkım demiştim defalarca o bana ben ona sarılı kaldığımız zamana kadar seni seviyorum aşkım diyordum o dahada sımsıkı sarılıyor beni kollarınla kendine çekiyordu biz o bir elmanın iki yarısı idik ya sanki elma birleşmiş bir bütün elma olmuşçasına bir birimizi sımsıkıca sarmalıyor tam bir bütündük hiç ayrılmaksızın sarılıyorduk her ikimizden boşalan gözyaşları bilmiyorum derya olmuş gibiydi ve ayrıldığımızda gözgöze geldik ben ellerimle başını her iki şakak kısmından tutuyor yanaklarına ellerimi getiriyor gözyaşlarını siliyordum ve o bilmediğimi yaptı elleriyle gözlerimden çıkan gözyaşlarımı sildi ve kendi gözyaşlarınla karıştırırcasına okşadı bir orda ikimizin gözyaşlarında da birleşmiştik gözlerimiz ağlamaktan şişmişti sarılarak bilemediğimiz kadar sarılarak ayrılmaksızın hep gezdik onun sol kolu benim belimde benim sağ kolum onun boynun da asılı gibiydi biz sevgimizin son en üst seviyesinde o ilk aşkımızın yeşertisiydi sanki ben onun o benim içimdeydi akşam olmuş biz hala ayrılamıyorduk bir zaman birbirimizin yüzüne bakarak sevgimizi aşkımızı itiraf ettik meğer ta o ilk okuldan beri ben onu ilk öptüğümden beri o ateşin o inanılmaz dediğim öpücüğümü unutmamış hep onun hayali varmış kalbinde okadar mutluyduk ki sanki biz uçuyorduk eve geldiğimizde ona yıkık bir evin köşesinde her iki elini ellerimle tutarak aşkım yaseminim her ne pahasına olursa olsun kör de olsak yürüyemez de olsak bu sevgimizi sonsuza kadar benimle evlenmek için sürdürürmüsün benimle evlenirmisin diye gözlerinin içine bakarak söyledim ve bana okadar sımsıcacık sarıldıki başını göğsüme koydu kollarınla sıkarak evet evet binlerce evet diyerek seni seviyorum ve sen benin kocam olacak bense senin sevgili eşin karın olu cam dediğinde dünyalar yıkılmış şimşekler çakmış gökten yağmurlar yağmış karlar altında kalmışım benim umurum da değildi ben hayal edemeyeceğim dünyalar kadar güzel nur tanemle evlenecektim o benim karım olacaktı bundan güzel sevgi ne olabilirdi ve zaman geçiyor biz liseye yine linyit lisesin de okumaya başladık sınıflarımız yine aynıydı kader bizi zaten baştan yolumuzu çizmişe benziyordu ki hep beraber aynı sınıflarda okuyorduk üçüncü sınıfa geldik annemi çok severdim babamdan sinirli olduğundan çok korkardım her şeyimi annemle paylaşırdım ve birgün ona anneciğim ben birini seviyorum ve biz evlenicez öyle karar aldık dediğimde annem şaşırdı oğlum sen daha çocuksun ne evlenmesi hayır biz okuycaz askere gidi cem ve sonra dediğimde kimmiş o kız dedi ve söyledim zaten biliyordu tahmin etmedim değil ders çalışmak bahanesiyle gittiğin kız değimli dedi evet anne dedim ve öyle kaldı sandım sen git onu babama söyle ve babam gitmiş o aileyi sormuş araştırmış ve birgün bana gel oğlum buraya dedi ve buyur baba dedim bak oğlum annen bana anlattı ben onları araştırdım ve onlar alevi imiş dediğinde bense baba alevi ne demek dedim bana bir şeyler anlattı ben anlamamıştım ve bir an dışarıya çıkıp yaseminle buluşmak için fırsat kolluyordum konuşma bitiminde ben çekip gittim buluştuk ona böyle böyle oldu dediğimde inanılmaz derecede öğle bir ağladı öyle ağladı ben hala anlamıyordum aşkım neler oluyor dediğimde Samiciğim biz evlenemeyiz biz evlenemeyiz dediğini çok iyi anımsıyorum neden diyorum o ağlıyordu ve beni bırakmış eve girdi haftanın sonuydu yani Cuma okullar kapanmış hafta tatilimiz girecekti biz hep yaptığımız gibi gezecektik ama yarın oldu gelmedi evine gidiyorum perdeleri kapalıydı Pazar gittiğimde yine kapalıydı ve Pazartesi görürüm dediğimde Yasemin sırada yoktu istiklal marşımız okunuyor benim aşkım Yasemin yoktu delirecektim ellerimden defterler düşmüş farkında değilim ve ben onun evine doğru koşuyordum herkes sınıfa giriyor ben Yaseminimin evine koşuyordum eve geldiğimde hala pencerelerinde perdeler kapalıydı o heyecanla kapıya geldim ve kapıyı çalmaya başladım açan yoktu ne kadar beklediğimi anımsamıyorum o beni beklediği üçüncü basamakta otura kalmış bekliyordum ve bir ara komşunun kızı esma geldi beni görmüş olacak ki yanıma geldi ve sami yaseminler Cuma günü akşamı ablasıyla gittiler dediğinde nereye dedim ve bilmediğini söyledi vurulmuştum neler oluyordu afalladım aptallaştım dünyam başıma mı yıkılmıştı ve günlerce hergün okul çıkışımda evlerine gittim birgün kapıda ablasını gördüm ona yasemin nerde olduğunu söyledim bana o memlekete gittiğini ve oradan da Almanya ya gideceğini söyledi kaynar sular dökülüyordu başımda bir şey diyemeden gitmişim memleketi nerede sormadan kafayı yemiş deliler gibi bir zamana kadar günlerce konuşmadan okul bitmiş ben hala onun kaybına neler olduğunu bilmeden hep onu düşünüyordum günlerim onu düşünmekle geçiyordu kaybetmiş miydim çok zamanlar geçti üniversiteyi kazandım ve Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesinde matematik bölümüne kaydımı yaptırdım dört senem onu düşünmekle geçmişti nasıl okuduğumu birsürü arkadaşlık teklifleri alıyordum ben Yaseminimi düşünüyor onunla verdiğimiz sözün gereğini yaptığımın farkına bile varmadan hayaller kuruyordum kep merasimi olmuş insanlar seviniyor eğlenceler oluyor benim kara kaşlım elma yanaklım simsiyah saçlım pamuk ellim yoktu hani sınıf öğretmenim o yanımda değildi akan gözyaşlarım nerelere gidiyorlardı o beni acaba hatırlıyor muydu bu zamanı ne kadardır görmek istediğini adım gibi biliyordum ama o yoktu kim bilir nerelerdeydi ve ilk görevim çıkmış bir sene sonra askerliğimi yapmış tekrar öğretmenliğime dönmüş yaptığım öğretmenlik yeminine sadık talebelerime dersler veriyordum zaman su gibi akıp gidiyor kardeşim evlenmiş bir diğer kardeşim de evlenmiş ben hala onu yaseminimi bir yerlerde görüp onunla verdiğimiz sözde evleneceğimizin hayaliyle bekliyordum bir sürü teklifler alıyor baskılar yapılıyordu ben hayır diyordum dört yer değiştirdim sadece hep gittiğim yerlerde onu görmek arzusunda kaldım yoktu nerelerde bilmiyordum benzeri bile karşıma gelmedi ben hayatıma küsmüş zamanı gelmişti ve emekli olmak için dilekçe verdim emekli oldum deniz kenarında oksijeni bol suyu kaz dağlarından gelen güzel bir beldeye yerleştim Akçaydı denize giriyor şiirler yazıyordum ve hep turlarla ülkemin bilmediğim yerlerine gidiyordum yine bir gün Karadeniz turuna yazıldım ve Akçay dan Edremit ten insanları otobüse alarak yola koyulduk Trabzon da Uzun göle gittik canlı alabalıklar yedik eğlencelere katıldık günümüz harikulade geçiyordu ve sabah erkende sabahın dokuzunda kahvaltımızı yapıp yaylalara çıkmak üzere arabalara bindik bunlar küçük yirmi kişilik otobüslerdi gidiyorduk nasıl bir yerlerdi o sisli bulutların arasından çıkıyor gökyüzüne daha da yaklaşıyorduk sanki ve o kadar güzel yemyeşil bir yere geldik şahane bir manzarası vardı doyumsuz bir yerdi tertemiz mis kokan havası insanlar taklalar atıyor sevgililer elele geziyorlardı horonlar çalıyor anlıyorlarmış gibi insanlar horon tepiyorlardı ve ben ve bir bayan arkadaş diş doktoruymuş Sami bey gelin bizde şurada bakın insanlar su içiyorlar bir yayla suyu içelim mi dediğinde olur dedim ve çeşmeye doğru gittik sırada insanlar vardı ve bir han fendi su kabını yere su sahanlığına düşürdü ama derinmiş gibi arkasında ben olduğundan alırmısınız diye söylediğinde ben evet dediğimde elimi suya sokar sokmaz beynimde bir tınlamalar zonklamalar oluyordu Allahım neler oluyordu acaba beyin kanamasımı geçiriyordum bilmiyordum yığılmışım kalmışım doktor han fendi beni insanların yardımıyla bir çam ağacının yanına götürmüş ayıltmaya çalışıyorlardı gözlerimi açtığımda doktor han fendi yanımda olduğu halde hala o burnumdan giren enfes kokunun tesirinde kalmış bana bir şeyler olmuştu gözlerimi açtığımda doktor hanım ve karşısında duran su kabını düşüren senelerdir özlemini çeken kokusu burnumu beynimi karıştıran sevgilim aşkım Yaseminim karşımdaydı aman Allahım hayal mi görüyordum gözlerimi kapayıp açıyordum ben yaseminin kollarında gözlerimi açmış ona alttan bakıyordum gözlerinden yaşlar gözlerime damlıyordu doktor hanım bir şeyler anlamıştı ki gittiğini görebildim farkına vardım doğrulmak yaseminime sarılmak gelmiyordu aklıma sanki bir Meleğin kollarında beni uyuyordum yanaklarıma ellerini okşadığını ağaran saçlarıma dokunuyordu döndüm ve sarıldım belki saatlerce ağladım ağladık saçlarına aklar düşmüştü ama aynı hala o güzel Yasemin karşımda gözlerine bakakalmıştım gözlerimiz kilitlenmişti ne kadar gözyaşları dökmüştük ve kalktık doktor hanım gördüklerine anlam vermemişti ki sordu kim han fendi dediğinde zaten anlamıştı görmüştü olanları biz aslında tur arkadaşıydık o da başka bir turla gelmiş biz bir köşede oturduk daha nasılsın demeden her ikimizin ağzından ikimizde evlendin mi evlimisin sözcükleri çıktı her ikimizde hayır evlenmedim ya sen dediğimiz hala kulaklarımda ve bir daha sarıldık sarıldık bir bütün elma gibiydik yine kırılan kalp bütünleşmiş gözüküyordu beraberce arabaya müsaade alarak bindik yanımda idi beraber yan yana koltukta oturuyorduk aşağıya inmişiz ve diğer büyük otobüslere binecektik tur sorumlusuna biz gelmiycez dedik orada da küçük küçük barakalar gibi tahtadan yapılmış iki odalı evlerde kaldık Uzun gölün canlı balık tesislerinde önce bir güzel karnımızı doyurduk gazeteler aldık dere üzerinde köprüden karşı tarafa geçtik derenin şırıltısının bol olduğu yere yakın bir çam ağacının altında gazeteleri serip üzerine oturduk Yaseminim sırtını ağaca yaslamış ben onun bacaklarına kafamı koymuş onu alttan o mis kokan aynı ilk okuldaki ön masada duruyormuşçasına o mis kokusunu çekiyordum hala çok güzeldi hem ona bakıyor hem ağlıyordum oda bana eşlik edermişçesine oda Yaseminim de ağlıyordum gözlerinden dökülen yaşları benim gözyaşlarımla birleşiyor o siliyordu öylece birbirimize bakıyorduk beni kaldırmak için omuzlarımdan yukarıya çekti kolları omzumda başımı çekti kendine beni gözlerini kapamış tam senelerin acısını çıkartırcasına dudaklarımızın birleştiğini hissettim öyle tatlı öyle özlemle öpüşüyorduk ki gözlerim kararıyor hala öpüşüyorduk ben ve o dayanamayacak hale gelince bir daha bir daha öpüşüyorduk bir müddet dona kalmış durduk gözlerimizdeki yaşlarımızı mendiliyle sildi yanına oturmuştum ellerimiz kenetleşmiş sohbete koyulduk o ilk ayrıldığımızdan bu zamana dek o bana özlemini ben ona özlemimi anlattım ve Yaseminimde sınıf öğretmeniydi oda emekli olmuş kader bizi nerede birleştirmişti ilk okulda başlayan aşkımız bizi Karadenizin en zirvesin de en tepe uç noktası olan Sakarsu yaylasında aşkımızı birleştirmişti sorduğumda neden gittiğini bana ağlayarak eve geldiğini ablasına alevi olduğumdan babası olmaz dediğini söylemiş kızım bu iş olmaz demiş bu büyük aşkın durumunu bilmeden onu almış annelerine götürmüştü köylerine orada okumuş öğretmen olmuştu bana hepsini her gününü anlatmıştı biz o canlı balık tesislerinde on altı gün kalmışız her şeyi gün gün anlatıp birbirimize karar verdik onun evi olan Muğla ya gittik anne ve babasını kaybetmiş yanlız başına orada yaşıyor bensiz kendi evi idi ona tercih yapmasını söyledim ya burada senin evinde kalır benim evi kiraya veririz yada benim evde kalır burayı kiraya veririz dediğimde ben senin evine gitmek istiyorum dedi o evi emlakçıya verdik satılması için ben buraya artık gelmek istemiyorum dedi çünkü tüm anılarını ve gözyaşlarını burada bırakmak istemiş bir daha hatırlamamak için burada kalmak istemiyordu kendince benim evime Akçayımıza geldik istediği gibi evi düzenledik evdeki eskileri atıp evimizi tamamen yeniledik sanki yeni düğün evi yaparcasına her şey tam tamaydı karar verdik evlenmeye sadece iki dostumuzla şahitler olarak Akçay da evlendik nikahımızı sevgili değerli başkanımıza rica edip o kendi makam odasında kıyıverdi Cavit beye sonsuz sevgilerimizle ikimiz aynı yeni evlenen çiftler gibi aşkım gelinliğinle ben damatlıklarla kırarmış saçlarımızla evlendik ve hiç unutamıycam o ağustosun onbeşinde Yaseminim gelinliğinle ben damatlılığımla kordonda elele kolkola bir oraya bir buraya limanda gezdik herkes mutluluklar diledi çocuklar gelinliği ellediler bizimle hatıra fotoğrafları çekilenler çok oldu o halimizle gece turuna gemiye bindik tüm insanlar o kalabalık bizim düğünümüzdeymiş gibi eğlendiler bize eşlik ettiler unutulmayacak bir gece yaşadık hatta gemi kaptanı bizim için dönmesi gereken zamanından iki saat daha bizleri gezdirdi ben ve sevgilim aşkım Yaseminim uçuyorduk çok mutluyduk şimdi şuracıkta ölsem de gam yemezdim o kadar güzel gülüyor eğleniyor sımsıkıca ellerimi bırakmıyordu evimize geldik insanlar gemiden evimize kadar eşlik ettiler Akçay böyle bir gün görmemişti Akçay bizim için ayaktaydı sanki bir başka geceydi ay tam tepemizde sanki önümüzü geleceğimizi aydınlatır gibi endamıyla duruyordu sırtıma ne kadar vuruldu bilmiyorum kapımızı kapadık salonda sevgilimle aşkımla ilk gecemiz olacaktı gelinliğini çıkardı ben damatlıklarımı ve pijamalarımı giydik bana bir kahve yaptı bir su verdi yanıma oturdu ellerimi tuttu beni öptü okşadı ağlaştık şunu dedi bak aşkım sözümüzü tuttuk değimli evlendik ben ağlayarak kafamı sallıyordum konuşamıyordum ağlıyordum onun gözlerinde aşkımızı görüyordum gözlerinin içine girmiş gibi kalbindeki atışı görüyordum gözlerinde bizim mutluluğumuzu cennetimizi görüyordum beni ellerimden tuttu içeriye yatak odamıza götürdü yatağımıza yattık ben hala ağlıyor bunlar hayal olmasın diye Allahıma yalvarıyordum ne olur Allahım beni hayalimde olsa uyandırma diyor yalvarıyordum o arzuladığım kendi yatağımıza yattık hayallerin üzerinde bir gecemiz oldu ben ve yaseminimle sabah uyandığımızda o benim koynumda bense hayal değilmiş diye o uyurken onu durmadan öpüyordum durmadan gözlerini burnunu her yerini öpüyordum uyandığında ne oldu Samiciğim dediğinde aşkım Allahıma yalvardım bu hayal olmasın olsa da beni uyandırma dediğimi duymuş olmalı ki bak sevgili karıcığım biz evlendik senle karıkocayız değimli dediğimde gel buraya gel deyip beni koynuna çekti hala inanamıyordum ama beni kendine çekmiş onun koynunda idim kokusunu hissediyordum ben Yaseminimle beraberdik kalktık enfes bir gecenin yorgunluğuyla banyomuzu yaptık ben iki rekat Allahıma şükür namazımı kıldım sevgili eşim de namazdan sonra bir güzel giyindi başına yazmasını taktı oda namazını kıldı dualar ettik günümüzde evimizdeki ilk kahvaltımızı yaptık elleriyle bana yumurtamı soyuverdi karşılıklı yeni gelin edasıyla belki öyle yaparlar birbirimizin karnını doyurduk balkona çıktığımda belki Akçay da başka bir güzel sabah olmuş gibi ışıl ışıldı aşkım yanıma gelmiş kolumu beline dolamış eyyyy Akçay bizde seninle varız havanı solumaya ve suyundan kana kana içmek için burada yaşamaya karar verdik bizi misafirin kabul edermisin dedik sanki bize kafa sallar gibi güneş bir başka yandı söndü bizi selamlıyordu günümüz hep böyle geçti yeni aşıklar gibi neşe içinde ikizlerimizle bir aşk ta sonuçlanmış insanların arasında bizlerde yer almıştık yaşlanıyorduk yaşlandık o ilk koku o ilk simidin kokusu o ilk yanağına konan öpücükler hala hatıralarımda sevgili dostlar öyle sevin ki sevginiz ulu olsun her ne olursa aşkınızı kalbinizden çıkarmayınız dünya dönüyor bir gün bizim gibi sizlerde çok mutlu olabilirsiniz bizim gibi sonu iyi de olmayabilir mutlu son olmayabilir ama ne olur sizler o ilk aşkınızı kalbinizden söküp atmayınız o orda dursun sizi masum aşkınızı orada korusun mutlu günler sevgi dağarcığınız eksilmesin hep hep mutlu aşkınızla beraber olunuz sevgilerimle.
Sami Arlan
Duyduk Duymadık Demeyin!
Şu kaderin cilvesine bakın! Sizler, bizimkilerle yolunuzun bu denli kesişeceğini düşünmüş müydünüz? Bilirim siz düşünmemişsinizdir..Siz düşündünüz de ne halt ettiniz, diyecek olsanız ne derim bilmem. Zira, hiçbir halt edemedik! Ha siz meydanlarda beklemektesiniz, ha bizimkiler kapıya bakmakta…
Yem, yiyecekten suya, tuzlamadan iğneye kadar sizlere uygulanan bakımdan ve gösterilen ilgiden başınız dönüyor da nasıl bir yola girdiğinizi bilemez bir halde misiniz?
Açık söylemek gerekirse bizimkiler kapıyı gözlerken, evin önüne bir araba felan yanaştı mı, çok bir değişiveriyorlar kameralara karşı…Sizlerin, celladına aşık olan esireler gibi, başınızı bekleyenlerin elinde dolu bir kap kacak görünce devinip dönenerek hep beraber peşine takıldığınız gibi…
Sizden öncekiler de böyle yapmıştı, biliyor musunuz? Ve biliyor musunuz; şu günlerde size karşı gösterilen ilgi, beslenen sevgi ve yapılan izzet / ikram sizi çok sevdikleri için değildir, tartıda ağır çekmeniz içindir bilesiniz.…Bununla da yetinmeyerek, sizlerin sırtına binerek kıldan ince, kılıçtan keskin köprülerden karşı yakaya geçmenin hesabını yapıyorlar! Sizleri kutsamalarının, nedeni budur; başka değil!
Büyücekleriniz zaman zaman bağından boşanıp böğürerek bir kurtulma çabasına giriyorsa da kaderleri sizden farklı olmuyor.
Bizimkilere gelince tıpkı sizler gibi kıymete bindi!… . Un mu, bulgur mu , kömür mü? Kamyonlarla mahalle aralarında dolaşarak, daha önceden belirlenmiş ocaklara yıkıp sıvışıyorlar! Zira, üç vakte kadar üstümüze binerek koprüyü geçmenin hesabı-kitabı içindeler!…Yani anlayacağınız,sizleri boğazlamaya yakın pışpışlarken, bizlere de köprüyü geçene kadar ‘dayı, diyecekler!… Duyduk duymadı demeyin.
Gene bu kez yatın kalkın da aşrı aşrı diyarlardan üstümüze abanan krize dua edin! Değilse gene kan gövdeyi götürecekti! Kalabilenlerinizle görüşmek üzere!
Kazanız geçmiş olsun!
Yazımı, şiir ustası Nazım Hikmet’ in bir şiiriyle bitirmek istiyorum. Ama, önce küçücük bir şiir denememi de paylaşmak istiyorum:
Sürç-ü lisan ettimse affolmaya…
Affolmaya ki, kişi ağzından çıkanı kulağı duya.
Ve karnından konuşmaya…
Dünyanın En Tuhaf Mahluku
Akrep gibisin kardeşim,
Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
Serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
Midye gibi kapalı, rahat
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi
Korkunçsun kardeşim.
Bir değil, beş değil,
Milyonlarcasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
Gocuklu celep kaldırınca
Sopasını sürüye katılıverirsin
Ve adeta mağrur koşarsın salhaneye,
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani.
Hani şu derya içinde olup
Deryayı bilmeyen balıktan tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek
Ve hala şarabımızı vermek için
Üzüm gibi eziliyorsak,
Kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama
Kabahatin çoğu senin canım kardeşim.
Nazım HİKMET 1947
5 Aralık 2008 Cuma Dipsizkuyu net’ gönderildi
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez….
Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç… Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında…. Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra…
Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu…
Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki… Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü…
Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler… “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam “Hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep…
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak….” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı… Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten….
Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev
gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan. “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama. “Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…” “Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?” diye yanıt verdi adam. “Amerika’daki tıp kongresinden döner
dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık….”
Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut…”
Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere… Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği…
Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı. “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya….”
“Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı…. Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı… Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına
nasıl sarıldığını gördü adamın…
Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle…
İlk celsede boşandılar… Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.
Aradan bir yıl geçti… Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile,kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. “Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının
karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…” Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda.
İlk kağıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem”
diyordu… Sırayla okudu; “Seni çok sevdim”, “Seni sevmekten hiç
vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?” son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın… Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım…..”
yakup üneş
KARIŞAN ADLAR
BİR GÜN İKİ ÇOCUK VARMIŞ.
birinin adı Nasrettin diğerinin ismi Hocaymış bir bilgin yanlarına gelmiş onlara NASRETTİN HOCA nın hocanın fıkraları okumuş bu çocuklar demiş ki aynan da benim NASRETTİN benim adım HOCA ya biz NASRETTİN HOCAYSAK diye kavga etmişler bilgin gülerek demişki ikiniz de NASRETTİN HOCA değilsiniz neden demişler bilgin gülümseyerek NASRETTİN HOCA sizin aptal değil demiş.
YAZAN ALEYNA YALÇINBAŞ
ben bu siteye bayıldım fakat bende bu sitede yazılarımın yayınlanmasını hikayelerimin okunup büyük ilgi görmesini istiyorum.Şimdiden bilgisayarıma kayıt ettiğim çok güzel hikayelerim var.Ben bunları tüm arkadaşlarımızla paylaşıp onlarında kitap okuma alışkanlığını ayaralı olan bu siteden kazanmasını istiyorum bende ilköğretim beşinci sınıf öğrencisiyim ve dahayıllardır arştırdığım siteyi keşfetmeyi bekliyordum siteyi keşifettim ama hikayelerimi yazamıyorum ben bu sitenin çok eğitici olduğunu düşünüyorum benim daha okula yeni başlayan küçük bir kardeşim var okumayı pek sevmiyor tek derdi bilgisayar bilgisayarda bir şeyler okumak onun hoşuna gidiyor.Yazı yazmak ta öyle o da ablası gibi yazar ruhlu olması için okuması lazım lütfen biri bana nasıl bu sitede hikaye yazıldığını söyleyebilir mi yalvarıyorum ve ben bu siteyi çok seviyorum üstelik bayıldım